TVRadyo
Son dakika gelişmelerinden haberdar olmak ister misiniz?
EVET HAYIR

ABD’de Trump'lı dönem ne anlama geliyor?

ABD’de Trump'lı dönem ne anlama geliyor?

Trump’ın, savunduğu görüşlerin ne kadarını uygulayabileceği, ne kadarının ise ABD’nin geleneksel dış politikası gerçekleri karşısında vazgeçilebilir olduğunu zaman gösterecek

11 Kasım 2016 Cuma, 13:42 Güncelleme: 11 Kasım 2016 Cuma, 13:43

Yaklaşık bir yıldır dünya kamuoyu medya üzerinden ABD başkanlık seçimine kulak kabartmıştı. Hillary Clinton’ın kazanacağını iddia eden bütün kamuoyu yoklamalarının aksine, ABD başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçilerin adayı Donald Trump büyük bir sürprizle kazandı. Propaganda dönemindeki cüretkar yabancı düşmanlığına ve azınlıkları dışlayan diline rağmen, özgürlükleri ve 'Amerikan rüyası'nın diriltilmesi üzerine kurulu popülist ve vaadkâr bir söylemle başkanlık koltuğuna oturmuş oldu. Trump, ABD hukuku ve siyasi teamüllerine göre, selefi olan Obama’dan siyasi ve idari görevleri ocak ayı içinde devralmış olacak.

ABD’deki seçimlerin, dünyanın tek kutuplu hale dönüştüğü 1989’dan bu yana, artık herkes için önem arz etmeye başladığı gayet açık. Çünkü ABD iç politikaları sadece ABD vatandaşlarını, geçici işçileri, göçmen ve mültecileri ilgilendirirken, dış politika tercihlerinin bütün dünyayı etkileyen sonuçlar doğurduğu herkesçe malum. Yeni başkanın, seçimden hemen sonra verdiği beyanatta, ABD içerisinde kamuoyuna verdiği beklenmedik bir mesajla, kendisini destekleyen, desteklemeyen bütün seçmeni kucaklayan bir motivasyon dili kullanıldığı görülüyor.

1990’lardan itibaren Ortadoğu’da savaşan güç olarak askeri gücüyle var olan ABD’nin, Trump’la birlikte girdiği yeni dönemde, dış politikasını hangi minvalde yürüteceği merak uyandırıyor. Bu politikaların, hiç şüphesiz sadece ABD ve Ortadoğu ile sınırlı kalmayacağı da ortada. ABD’nin yeni dönemde Çin, Rusya ve Türkiye ile ilişkileri bütün dünya için önemli sonuçlar doğurabilir.

ABD’de geleneksel olarak iç ve dış politikanın belirleyicisi olarak bilinen başkaca unsurlar vardır: İçişleri bakanlığı, dışişleri bakanlığı, CIA, etnik ve dini lobiler, özellikle silah ve enerji sahasında faaliyet gösteren ‘çok uluslu şirketler’ ve daha bilmediğimiz diğer unsurlar, siyasal yapıcıları (policy maker) olarak aktiftirler. ABD’de öteden beri hiçbir başkanın kendisine Pentagon ve Kongre tarafından çizilen sınırın dışına çıkamayacağı görüşü sıklıkla savunulsa da, bazen hafif politika değişikliklerinin bile dikkate değer sonuçlarının olabileceği unutulmamalı.

Ocak ayında hükümeti kuracak olan Trump’ın, dış politika ile ilgili seçim propagandası boyunca savunduğu görüşlerin ne kadarını uygulayabileceği, ne kadarının ise ABD’nin geleneksel dış politikası gerçekleri karşısında vazgeçilebilir olduğunu bizlere zaman gösterecek. O güne kadar ise hem kabinesini oluşturacak, hem de uygulamaya koymayı planladığı iç ve dış siyasetini şekillendirmeye çalışacak. Trump seçim çalışmaları sırasında verdiği beyanatlarda ve konuşmalarında, başkan olursa izleyeceği politikanın ipuçlarını da vermişti.

Trump, Michael Moore’un vurguladığı ekonomik gerekçeler dolayısıyla, özellikle ABD’nin kuzey eyaletlerinden aldığı “öfkeli beyazların oyları”yla yükselirken, seçmenin güvenilmez ve çelişkili bulduğu Hillary Clinton yeterli destek bulamadı.

Seçim kampanyası boyunca Türkiye’ye karşı herhangi bir olumsuz angajman veya önyargı sinyali vermemiş olan Trump’ın, Türkiye ilişkilerinde daha ölçülü bir politika izlemesi bekleniyor. Uzun süredir bir iç savaş olmaktan çıkan Suriye savaşı, Türkiye’nin itirazlarına rağmen devam eden PKK/PYD-ABD ilişkileri ve son dönemde yaşanan FETÖ olayları dolayısıyla, Türkiye-ABD ilişkileri, belki de bugüne kadar hiç olmadığı kadar gerilmiş oldu.

Trump döneminde, seçim propagandası süresince Türkiye ile ilişkiler konusunda sarf edilen cümleler, ilk bakışta olumlu bazı ipuçlarını ele veriyor. Fakat bu ipuçlarına geçmeden önce Pentagon’un ve Kongre’nin dış politikada ne denli bir değişikliğe izin vereceği konusunda herkes farklı şüpheler taşıyor.

Genel olarak Trump, ABD’nin Ortadoğuda asker bulundurmasından veya savaşan taraf durumunda olmasından rahatsızlığını defalarca dile getirmişti. Hatta bölgede Rusya’nın DEAŞ’a karşı desteklenmesinin ABD’nin çıkarlarını gerçekleştirmeye yeteceğini, rejim veya DEAŞ ile ABD’nin desteklediği paramiliter gruplardan hangisinin ABD çıkarları bakımından daha iyi olduğu konusunda şüpheleri olduğunu dile getirmişti. Bütün bunların yanı sıra, Rusya ile ilişkilerin her sahada geliştirilmesi gerektiğini söyleyerek alışılagelmişin dışında bir dış politikanın sinyallerini önceden vermişti. Bugüne kadar ABD’nin Suriye’deki savaşın sona erdirilmesi için bütün gücünü sarf ettiği söylenemez. Bundan sonrası için ise ABD’nin ya bölgeden tamamen çekilmesi ya da başta Türkiye ve Rusya olmak üzere, bölgedeki diğer aktörlerle uzlaşarak Suriye’de kalıcı bir barışın tesisi için çalışılabileceği ümidi doğmuş oldu.

Anlaşılan o ki, Suriye konusunda ABD’de yeni dönemde söylem/eylem çelişmesi yaşanabilir. Her ne kadar öyle olmasını ümit etsek de, ABD dış politikası Ortadoğu’dan tamamen çekilme gibi stratejik bir kararı kolaylıkla veremeyecektir. Gerçekten, bir yandan Irak, diğer yandan Suriye ve İç Asya’da, Afganistan’da aktif bir ordu bulunduran ve artık bu yüksek maliyetli dış operasyonlardan yorulan ABD kamuoyunun desteği ve daha önemlisi ABD’deki lobiler ve çıkar gruplarının da bu görüşü desteklemesi halinde, geçtiğimiz 30 yıldır devam eden Ortadoğu politikasında ciddi bir değişiklik beklenebilir. Fakat bu durumda bile, ABD’nin uzun süren bu geleneksel politikalarını bir anda terk etmek yerine, bölgede kendi adına savaşacak, bir başka ifadeyle vekaleten savaş yürütecek partnerleri ikna etmeye çalışacağını tahmin edebiliriz.

Trump’ın DEAŞ’ı ABD’nin Ortadoğu’daki müdahaleci politikalarının ürünü olarak adlandırması, Obama yönetiminin Suriye’deki muhalefetin silahlandırılmasına destek olmasına eleştirel yaklaşması, niyetlerini ortaya koysa da, siyasi ve filli durumun nasıl şekilleneceğini ancak önümüzdeki yıl görebileceğiz.

Bizleri ilgilendiren ikinci nokta ise Trump’ın Türkiye’nin Suriye’deki kırmızı çizgilerinden olan PYD’ye yaklaşımı meselesidir. ABD’nin genel Suriye politikasının PYD bahsinde herhangi bir değişim yapmaya gönüllü olmadığı anlaşılıyor. ABD’li devlet adamlarının, PYD ve benzer yapılar üzerinden Kürt halkının daha fazla sekülerize edilmesi ve Batılı çıkarlara yatkın bir araç olarak kullanılması yönündeki genel politikanın şimdilik aynen korunacağı ve hem Türkiye hem de PYD ile aynı anda dans edilebileceği beklentisini taşıdıkları görülüyor. Tabii ki Türkiye’nin Suriye’de umulanın çok dışında, güçlü bir şekilde bölgede kendisini göstermiş olması, hesapları büyük ölçüde değiştirmeye başlamıştır.

ABD’nin Irak’taki savaşına karşıtlığını ve bu savaşın bölgeyi istikrarsızlaştıracağı tezinin doğru çıktığını açıkça dile getiren Trump’tan, ABD’nin kendi sınırları içine çekilmesi yönünde bir politika izlemesi umuluyor. Trump bölgede kazanan gücün İran olduğunu, bundan duyduğu rahatsızlığı ve İran’la başa çıkmanın yollarını da bildiğini dile getirmişti. Bu yeni dönem, İran’ın bölgede Obama dönemindeki rahatlıkla at koşturamaması anlamına gelebilir. Fakat bunu net bir şekilde anlamak için, yine önümüzdeki ayları izlememiz gerekiyor.

Türkiye-ABD güncel ilişkilerinde öne çıkan üçüncü başlık ise Fetullah Gülen’in iadesi konusu. Trump’ın FETÖ’nün Clinton’ın seçim kampanyasına destek vermesini eleştirmesi, darbe konusunda Türk halkının mücadelesini övmesi, bu konu hakkında az ya da çok bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Örgütle ilgili olarak, açık teması ve maddi destek almış olması dolayısıyla Clinton’un angajmanları olacağını, Trump’ın ise bu tür angajmanlardan uzak olduğunu söylemek gerekir.

Türk-Rus ilişkilerinin yeniden inşası sürecine, Rusya’ya olumsuz bakmayan Trump’ın da katkısı olabilir. Bunun yanında, Ortadoğu’da yükselen İran’dan rahatsızlığını her fırsatta dile getirmesi de, Suriye’deki aktif aktörlerle ABD’nin ilişkilerini ve Türkiye’nin aldığı aktif pozisyondaki dengeleri olumlu yönde değiştirebilir.

Mısır’da Sisi rejimini öven, Filistinli çocukların adını terörle birlikte anan, içeride ise zaman zaman keskin yabancı düşmanlığıyla aşırı sağ bir söylem üreten, siyahileri ve Müslümanları tedirgin eden, Meksikalı göçmenleri tecavüzcü olarak adlandıran Trump’un, Ocak ayından itibaren, bütün sosyal yapıyı tehdit edecek bu ayrıştırıcı söylemden uzak durması gerekiyor. Aksi halde, 2001’den bu yana yara almış olan ‘özgürlükçü Amerikan rüyası’ efsanesinin sona ermesi hiç de uzak bir ihtimal olmayacak.

AA

Yukarı