TVRadyo
Abdurrahman Yıldırım
Abdurrahman Yıldırım

Fasonculukla emlakçılık arasına sıkışan sanayici

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan daha yüksek kazancın gayrimenkul sektöründen elde edildiği için, sermayenin de o tarafa kaydığını ve sanayiye pek yatırım yapmadığına dikkat çekmişti. Bunun da milli gelir içinde sanayinin payının azalmasına yol açtığını belirterek “Sanayimiz de ihracatımız da fason ağırlıklı. Üretim yapısının değiştirilmesi, katma değerli ürünlerin üretilmesi lazım” demişti. Sanayinin fasoncu, sanayicinin de ithalatçı olduğunu yıllar önce TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da söylemişti. 

Zaten dış ticaret açığının ve buna bağlı cari açığın rekor düzeye çıkması bunun net bir sonucudur. 

Özel sektörün bu dönemde yurtiçi ve yurtdışı borçlanmaya hız vermesi ve aşırı borçlu hale gelmesi en az cari açık kadar önemlidir. 

Zaten kıt olan finansal kaynakları sanayiye ve üretime yatırma yerine hizmetlere, gayrimenkule ve döviz kazanamayan sektörlere gömmek de, hanehalkının, özel sektörün tasarruflarını tarihi en düşük seviyelere indirmiştir. 

Kısaca tasarruf etmemiş, borçlanmış ve bu kaynakları da üretim dışı alanlarda harcamışız. Tıkanıklığı aşacak köklü reformlar için gösterilen tarih ise 2015 genel seçimleri sonrasında seçimsiz geçecek 4 yıllık icraat dönemidir. 

Bu hükümet yeniden işbaşına gelirse ekonomiyi konut ve gayrimenkul odaklı olmaktan üretim ve sanayi odaklı hale dönüştürmeye çalışacak. Bunun hazırlığı yapılmış. Dün bu konuda sadece Ali Babacan’ın değil AK Parti Ekonomiden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un aynı görüşü daha önce dile getirdiğini belirtmiştim. 

Dikkat çekilen konu sanayinin irtifa kaybı ve gayrimenkul ile beraberinde hizmetler sektörünün yükselişidir. 

Milli gelir rakamlarından gidersek 1998’de GSYH içinde sanayinin payı yüzde 26.6, gayrimenkul faaliyetlerinin payı yüzde 5.1 idi. 2013 sonunda ise milli gelir içinde sanayinin payı yüzde 19.1’e gerilerken, gayrimenkul faaliyetlerinin payı yüzde 9.9’a yükseldi. 

Bu sonuca bir günde gelinmedi ve uygulanan ekonomi politikaları ile gelindi. Kur, faiz, sermaye hareketleri yanında konut sektörünün her zaman ve her aşamada teşvik edilmesi bu sonucu doğurdu. Üretmek ve yerli malı kullanmak yerine ithal hammadde ve aramalını, tüketim malını kullanmak daha cazipti. Bu durumu önceden görüp uyum sağlayanlar rahat etti yani fasoncu veya ithalatçı oldu. Uymayanlar kaybetti ya da gayrimenkule gitti. 2003’ten bu yana düzenli kazanan, en çok büyüyen de ithalatçılardır. 

İsmet Özkul’un 17 Haziran’da Dünya Gazetesi’nde yayımladığı grafik ve analiz bu durumu bir güzel ortaya koyuyor. İsmet Özkul milli gelir verilerinden yola çıkarak 2002’yi 100 kabul ediyor. Bir “yurtiçi üretim” bir de “ithalat” ayağı üzerinden gidiyor. Hanehalkı ile devletin nihai tüketim harcamalarını, yatırımları, stok artışını ile ihracatı “yurtiçi üretim” sepetinin içine koyuyor. İthalat da bildiğimiz ithalat. Milli gelir 2014’ün ilk çeyreği itibarıyla 2002’ye göre yani 11 yıl 3 ayda reel yüzde 70.4 artmış. Aynı dönemde ihracat yüzde 90.6, yurtiçi üretim yüzde 81.6 ve ithalat yüzde 135.4 artışı yakalamış. Toplamda ithalat artışı yurtiçi üretim artışının yüzde 66 üzerinde gerçekleşmiş.

Tablo geçmiş dönemde ürettiğimizden daha fazlasını tükettiğimizi, bunun kaynağını da dışarıdan borçlanmayla sağladığımızı gösteriyor. Değiştirilecek olan tablo ve politika budur da, şimdiye kadar niye başarılı bir şekilde uygulanmıştır, bunu anlayamadık.

SONUÇ: “Malum olanın analizini yapmak sıra dışı bir akıl gerektirir.” Alfred Whitehead

Yukarı