TVRadyo
Cüneyt Başaran
Cüneyt Başaran

Dolar rallisi bitti mi?

 

Üzerinden çok zaman geçmedi. Ancak hatırlatmakta fayda var. Biliyorsunuz 8 Kasım 2016’da, ABD Başkanı Donald Trump, seçilmeden önce ABD Doları’nın majör 6 ülke kuruna karşı değerini belirleyen “Dolar Endeksi” 97.5 seviyesindeydi.

ABD 10 yıllık tahvil faizleri ise yüzde 1.8’ler mertebesinde dolaşıyordu. Biraz daha detay vereyim: ABD seçimleri öncesinde Dow Jones Endeksi 18.000’lerde işlem görüyordu. Not düşmek açısından belirtiyorum, aynı tarihlerde içeride Dolar/Türk Lirası paritesi 3.15’lerde, 10 yıllık Türk tahvilleri de yüzde 10’larda fiyatlanıyordu.

AVRUPA’DAKİ SİYASİ ÇALKANTI ÜRKÜTÜYOR

Geçen 2 ay içinde Trump’ın seçilmesi sonrasında hem ABD Doları’nda hem de dolar faizlerinde sert yükselişler oldu. Ocak ayının ortasına kadar devam eden bu yükseliş sürecinde ABD Doları’nda yüzde 7’ye yakın değer kazanımı oldu. Diğer yandan 10 yıllık ABD tahvil faizleri de aynı dönemde yüzde 2.5 seviyesini aştı. Dow Jones Endeksi ise bu süre zarfında yüzde 10’un üzerinde yükseldi. Ancak bu trend ocak ayının ikinci yarısında değişti.

Trump’ın söylemleriyle ABD için başta satın alınan “Vergi teşvikleri ve altyapı yatırımlarıyla yüksek büyüme” hikâyesi, yine Trump’ın “ABD yerleşik düzeniyle kavga eden başkan” imajıyla sallanmaya başladı. Trump’ın iktidar olmasına rağmen hem yargıda hem de toplum nezdinde ciddi bir dirençle karşılaşıyor olması yatırımcıların başta satın aldıkları “Amerikan rüyası” hikâyesini zorlar hale geldi. Ayrıca Trump’ın Almanya’dan Çin’e, İran’dan Meksika’ya kadar gerek ekonomik gerekse askeri alanda suçlamalarda bulunup tehditler savurması da yatırımcının “Ne oluyoruz?” sorusunu sormasına yol açtı. Bunun yansıması ise ABD tahvilleri ve altın gibi bu tür dönemlerde her defasında iyi iş yapan güvenli limanlara ilginin artması oldu.

FED’in faiz artırımları, artan enflasyon beklentilerine rağmen artan ilgi sonrası ABD 10 yıllıkları yeniden yüzde 2.40 seviyesine gerilerken altın fiyatları son 3 ayın en yüksek seviyesine, 1235 dolara kadar yükseldi.

Bütün bunlar olurken, Fransa ve Almanya’da bu sene yapılacak seçimler öncesindeki gelişmeler, IMF’nin Yunanistan ile yapılan borç anlaşmasına devam edip etmeyeceği sorunu ve Draghi’nin ABD’den gelen “Almanya kur manipülatörü” şeklindeki suçlamalara verdiği sert cevaplar da yatırımcının iştahını azalttı.

Bilindiği üzere Fransa’da anti AB ve anti Euro söylemleri olan Marine Le Pen’in başkan seçilmesinden endişe edilirken buna karşı diğer adayların II. turda sandıkta yapacağı ortaklığa güveniliyor.

Ancak gün geçmiyor ki Le Pen dışındaki adaylar bir skandala isimlerini karıştırarak seçmen gözündeki şanslarını azaltmasınlar.

Diğer yandan Almanya’da AB projesinin en büyük savunucusu olan Şansölye Merkel’in, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz’un önderliğinde seçime girecek olan Sosyal Demokratların gerisinde kalabilme ihtimali de yatırımcıyı ürkütüyor.

BÜTÜN BU GELİŞMELER AYNI RESMİ GÖSTERİYOR

Yatırımcılar aslında “risk on” ya da “risk off” diye ifade edilen ve bizim anladığımız anlamda riskli varlıkların tercih edildiği ya da bunların satıldığı ortamlara alışık. Son birkaç yıldır bu tür trend değişikliklerini defalarca test etmiş durumdalar.

Bazen “para kazanmak” bazen de “kazanılan paranın korunması” şeklinde özetlenebilecek olan yatırım tavsiyeleri her daim iş yapar. Ancak yukarıda bahsettiğim durum yani “siyasette artan riskler ve bunun yarattığı algı bozukluğu” kolay kolay yönetilebilecek bir durum değil. Neticede bir süper güç “Batı dünyası Doğu’nun kuşatması altında diyorsa, ya da yakın müttefikini dahi “kur manipülatörü” olarak eleştiriyorsa, o zaman işin rengi değişir. Değişen rengin de kimseye faydası olmaz.

Yukarı