TVRadyo
Güntay Şimşek
Güntay Şimşek

Üçüncü havalimanı ve DHL’nin planı

 

Sadece İstanbul değil tüm sathıyla Anadolu’nun, bölgesinin ve dünyanın en stratejik jeopolitik konumuna sahip olmasına rağmen, özellikle lojistik sektöründe, pazardan aldığı payın neden düşük olduğunu iyi tahlil etmemizde fayda var. Türkiye olarak hem bir lojistik markası çıkarabilmiş değiliz, hem de halen daha büyük lojistik şirketlerin merkez olarak tercih edecekleri konuma gelemedik.

Dünyanın en büyük lojistik şirketlerinden Deutsche Post DHL Group’un öncü markası DHL Express Türkiye Genel Müdürü Markus Reckling, Müşteri İlişkileri Direktörü Nil Keskin Keleş ve Kurumsal İletişim Yöneticisi Nur Bircan ile bir araya geldiğimizde, yaklaşık 2 ay önce açıkladıkları “3. havalimanına 60 milyon Euro yatırım yapacağız ve DHL’nin bölgesel merkezlerinden (HUB) birini İstanbul’da kuracağız” konusunu tartıştık. Halbuki DHL, Brüksel’deki büyümesini Almanya Leipzig’e taşınmaya karar verdiği yıllarda, Türkiye’de Sabiha Gökçen’i de merkez yapabileceği gündeme gelmişti. Ancak devlet yetkililerimiz, hassaten Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve Ulaştırma Bakanlığı otoriteleri, o yıllarda Sabiha Gökçen boş yatmasına rağmen böyle bir vizyon koysalardı, bugün daha farklı bir tablo karşımızda olabilirdi.

Amerika, Almanya ve Hong Kong’da 3 küresel merkeze sahip olan DHL, küçük çaplı merkezlerinden birisini de İstanbul’da 3. havalimanında hayata geçirecek. Aslında İstanbul’un doğal HUB olma özelliği, Türk Hava Yolları’nın geniş ulaşım ağı (network) ve yeni havalimanının ortaya koyacağı imkânlar, şirketleri de kendisine çekiyor. Türkiye’ye de bu fırsatları hedefine koyacak şirketler lazım.

Ancak Türkiye’nin lojistik merkez olabilmesi için 7-8 yıl önce sıklıkla konuşulan lojistik köy veya merkezlerin, havalimanları, demiryolu ağı, üç tarafı denizlerle çevrili ülkenin değerleri ve büyük karayolu filosuyla değerlendirilmesi için ortak bir aklın geliştirilmesi gerekiyor. Ülke olarak ulaşımda iki başı kesik köprü konumundayız. Özellikle demiryolunda bu durum çok bariz olarak ortada. Denizde ise durum daha farklı ana konteyner gemilerine ev sahipliği yapacak limanlar, elleçlemede teknolojik altyapısı olan tesisler ve konteyner parkları ve ikili ulaşım anlaşmalarında en azından mütekabiliyet esasını dikkate alan ilişkiler gerekiyor. Kara taşımacılığında sorunlu İran örneği sürekli hafızada tutularak devletin ilgili birimlerinin bir vizyon projesi çerçevesinde bu hususu ele almalarını hatırlatmaya gerek var mı?


GÜMRÜKLERDE YÜZDE 100 KONTROL SAĞLAYAN SİSTEM! 

Türkiye ve dahi dünyada gümrüklerde % 100 kontrol sağlanması en büyük sorunların başında geliyor. Gümrüklerde tam kontrol sağlanması güvenlik ve ülke ekonomisi açısından önemli.

Bu konuda ilk adımı atan ülke ise ABD. Yaklaşık 10 yıl önce “Konteyner Güvenliği Programı” başlatılmış ve varış noktası Amerika limanları olan her türlü kargonun taramadan (scanner) geçirilerek kontrol edilmesi şart koşulmuş. Bu sistemle birlikte de ticaret hızının azalmaması ve gümrüklerde trafiğin azaltılması hedeflenmiş. Ve bu amaçla yeni bir teknoloji geliştirilmiş; Multi Mode Passive Detection System (MMPDS).

Bu yeni teknolojiyle, tarama ve görüntüleme için uzaydan devamlı yeryüzüne yağan kozmik parçacıkların içinde olduğu müon ve kozmik elektronlar kullanılıyor. Radyasyon içermeyen bu maddelerin tamamen doğal olduğunun da altı çiziliyor. MMPDS ile müonların madde ve canlıların içerisinden geçerken yaptığı saçılım açıları ölçülüyor ve elektronların cisimler içerisinde soğrulması ölçülerek tespit yapılıyor.

Daha ilginci, kargo içerisindeki her türlü yasak maddeler, beyan edilmemiş emtialar, her türlü gizleme yöntemiyle saklanmış olan her şey açığa çıkarılıyor. Hem de çok kısa sürede. Mesela 12 metrelik bir konteyner veya yaklaşık aynı uzunluktaki araçlar 60-90 saniye arasında taranabiliyor.

Gümrüklerimizi kontrol etmekte zorlanan yetkililerimizin dikkatine...

Yukarı