TVRadyo
Güntay Şimşek
Güntay Şimşek

İran-Suudi gerginliğinde Türkiye nerede?

 

Ortadoğu’daki sıcak gelişmelerin tüm dünyayı etkilemesinin en önemli nedenlerinden birisi enerji arz güvenliği. Yoksa dünya, bölgemizde mezhep eksenli olarak ortaya çıkan tartışmalarla çok fazla ilgili değil. ABD yönetiminin Suudi Arabistan’ı uyardığını özellikle altını çizerek açıklamasının sebebiyse İran ile yürütülen barış görüşmelerinde ortada durma, bir nevi bölgede tarafsızlığını koruma olarak görülebilir. Çünkü Suudilerin yaptığı her eylemde ABD’nin etkisi ya da zımnen onay verdiği şeklinde bir algı söz konusu.

Dün biraz değindiğim bu konuyu daha da detaylandırmak gerektiğini okuyucularımdan gelen mesajlardan anladım. Evet, bu kavga ne kadar din veya mezhep eksenli? Zira Ortadoğu’da iki ülke arasında mezhep temelli gibi görünen tartışmaların bölgedeki etkisinden küresel yansıması çok daha farklı. Çünkü büyük resimde güçler savaşı ve yeni Ortadoğu’da kimin nüfuzunu etkin kılacağına dair bir yarışı görmek mümkün.

Ancak iki ülke de bölgedeki halkları mezhepsel yaklaşımlarla yanlarında tutabileceğinden, iki ülke de bu hassasiyetleri kullanmayı yeğliyor. Fakat Türkiye, bu tartışmada her açıdan, iki ülkeden birini tercih edecek durumda değil. Çünkü Türkiye’nin mezhebi, yaklaşımı, İslam’ı hayata geçirme anlayışı iki ülkeden de çok daha farklı ve bu şekilde tartışmalara zemin hazırlamıyor.

Türkiye’deki Sünnilik anlayışı, Suudi Arabistan’da son 200 yıldır Vehhabi mezhebi zemininde ilerleyen ve bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda sıkıntılara sebep olan yaklaşımla aynı değil. Dolayısıyla Türkiye’nin Şii mezhebine veya Şiilere bakışı da Suudilerle aynı değil. Daha önemlisi Osmanlı İmparatorluğu tecrübesiyle iki mezhep arasındaki çatışmaları da belli seviyede tutabilecek bir tecrübeden bahsedilebilir. Yakın plandaki bu gerçekler ışığında konunun siyaset, güç savaşı ve yeni dünya düzeninde konum arama arayışı olarak ele alınması daha makul görünüyor.

Graham E. Fuller’in “İslamsız Dünya” kitabında da bu hususları görmek mümkün. Mesela, “İslam dini olmasaydı dünya ya da bölgemiz nasıl bir yer olurdu?” sorusuna cevap arayan Fuller, bazılarının kestirmeden yaptığı gibi, “Medeniyet çatışmaları olmaz ya da bugün olduğu gibi mezhep kavgaları yaşanmazdı” şeklinde cevap vermiyor. Bilakis bugünkü sorunlar, din veya mezhep tartışması gibi görünse bile “İslam olmasaydı” dahi dünya ve Ortadoğu’nun bugünden çok da farklı olmayacağı görüşünü savunarak üstelik daha da kötü olacağı iddiasında bulunuyor.

Hâsılı, Türkiye’nin böyle kavgada, İslam dünyasının iki büyük ülkesinden herhangi bir tarafın yanında dini anlayış veya mezhebi yakınlık sebebiyle yer almasından ziyade, bölgesindeki sıkıntıların aşılmasında tarafsızlığı daha değerli...

 

TARIM BAKANLIĞI, TAĞŞİŞTE DOĞRUYU BULDU

Birkaç yıl önce bu köşeden “Bakana ifşa ettiği sucuğu yedirdiler” diye yazmıştım. Durum o derece vahimdi ve gıdada tağşiş yapanlar, sadece ifşa ve para ile cezalandırma yoluna gidiliyordu. Ama sonuç alınamıyordu. Ben bu konuyu defalarca gündeme getirip neden daha ağır cezaların verilmediğini, ısrar edenlerin faaliyetlerinin neticelendirilip tesislerinin kapatılmadığını sorgulamıştım. Şimdi benim uyardığım noktaya gelinmiş!

Ürettikleri gıda maddeleri ile vatandaşın sağlığıyla oynayan bazı firmalara verilen 15 bin liraya varan para cezalarına rağmen sonuç alınmayınca yeni tedbir paketleri tartışılmaya başlandı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, “Üretimlerinde 18 kez taklit tağşiş yapan, insan sağlığıyla direkt ilgili gıda güvenliğini ortadan kaldıran uygulamalara devam eden, ısrar eden firmalar var. Onun için gerekirse bunların faaliyetlerini sonlandırmayla ilgili çalışmalarımızı gerçekleştireceğiz” açıklamasını yapmış. Bence taklit ve tağşiş yapanlar için zaman kaybedilmeden harekete geçilmeli.

Sadece geçen yıl 58 milyon lira idari para cezası kesilmesine rağmen bir iyileşme olmamışsa daha ağır müeyyideler şart. Şirketleri ifşa ederek vatandaşa, “Bu firmaları bilin ve ürünlerini almayın” demek ne derece doğru olabilir?

 

Yukarı