TVRadyo
Güntay Şimşek
Güntay Şimşek

Boşverin PISA notumuzu, Pisa Kulesi de eğri!

 

Son yıllarımızda, milimetrik büyümenin, artışın bile rekor olarak gösterildiği bir yıl öncesinde dahi, özellikle ihracatçılarımızın her yerde tekrarlamayı marifet saydıkları sloganları vardı. İhraç edilen ürünlerimizin kilogram değeri artarsa Türkiye’nin büyüme hızının da yükseleceğinden ve 2023 ihracat hedeflerini yakalayacağından dem vururlardı.

Ne oldu? İhracat rakamları revize edilecek seviyenin bile çok altına indi. Çünkü tek bir açıdan bakılarak yürümenin ne anlama geldiğini, bir çalkantıya girince, krizi yaşayınca görmeye başladık. Bu eleştirimden, “Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) kaliteli eğitim verecek, okul veya üniversite işine girmeli” şeklinde bir şey anlaşılmasın.

Evet üzücü bir tablo var önümüzde. Eğitimde sınıfta kaldığımızı ortaya koyan uluslararası PISA testi sonuçları tam bir şok etkisi yapmış durumda. Topu öğrencilere atarak işin içinden çıkmamızın ve bu günleri az tartışarak geçiştirmemizin anlamı yok. Eğer ekonomik büyüklüğümüz dünya ülkeleri arasında bizi 17. sıraya taşıyorsa, burada kalıcı olmak ve ilk 10’a girebilmek için ekonomiyi etkileyen başta eğitim, insani gelişmişlik, demokrasi kalitesi, insan hakları, üretim becerisi, lisanslar, marka tescilleri, buluşlar gibi alanlarda en azından dünyanın ilk 20’si arasında olmamız gerekir.

Bazen çeşitli alanlarda ilk 100’de bile yer almadığımız durumlar oluyor ve bunu kimse de önemsemiyor. Her alanda Türkiye’nin listelerin farklı noktalarından sürpriz yapması bir tutarsızlık işaretidir. Bu gibi konuları dert etmemiz gerekir. Ülke olarak bir standardımızın ve hedeflerimizin olması icap eder. Üstelik PISA ile sadece Türkiye’deki eğitimin belli bir bölümünün fotoğrafı ortaya konmuş durumda.

Eğitimdeki kalitesizliğimizin bir de üniversite cephesi var. Şu an 3’ü üniversitede, birisi lisede olmak üzere 4 çocuk velisi pozisyonundayım. Benim yaşadıklarım, biraz daha iyi eğitim alsınlar diye harcadığım paraların, zamanların ve emeklerin maalesef bu ülkede karşılığı yok. İşin daha vahim yanı ise son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı’nın yapboz şeklinde yönetilmesidir. Bazı bakanların eğitime bir sektör gibi bakıp sahayı boş bırakmaları yüzünden de tablo iyice kötüleşti.

Ülke olarak yol yapmayı, köprü yapmayı, havalimanı yapmayı, tünel inşa etmeyi, henüz yeterli olmasa da okul binaları dikmeyi, hasılı altyapı işlerini beceriyoruz. Para ve siyasi irade varsa bunlar oluyor. Ama bunları işletmeyi, geliştirmeyi maalesef beceremiyoruz. (İstanbul’daki Mahmutbey gişeleri, işletme becerimizin hangi düzeyde olduğuna dair güzel bir örnektir.) Çünkü iyi eğitim, kaliteli ve nitelikli üretim, yeni buluşlara imza atmak ve markalar geliştirmek için kolaycılığa kaçıp fırsatları kollamak yetmiyor, biraz kafa yorulması gerekiyor. İşte onu yapamıyoruz.

Örneğin sağlıktaki başarı, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ve ekibinin kafa yormasıyla oldu. Sağlık Bakanlığı’nın Çağrı Merkezi bile müşteri memnuniyetini zirvede tutacak şekilde çok kaliteli çalışıyor. İstatistikler tutuluyor. Gelen şikâyetlerin kaynağına hemen iniliyor. Sağlık Bakanlığı kanalıyla hastaya ve doktora erişim imkânlarının ne kadar arttığını biliyoruz.

Bir de madalyonun öbür yüzünü çevirin, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bakın. Ona bağlı Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bakın. Üşenmeyin çağrı merkezlerini arayın, bir iş için herhangi bir şubesine uğrayın, tuhaflığı göreceksiniz. Hâlâ bir dosyayı bir yıldan önce çözemeyen, ilgisiz bir kurum yapısı var.

Üstelik SGK, bugün hastaneye giden, ilaç alan Türk vatandaşlarının yaklaşık yüzde 95’inin kurumu. Aslında büyük paralara hükmeden bir kurum. Ama denetim ve kontrol mekanizması kurulamamış. Fayda ve zarar ilişkisini çözememişler. Hasılı devletin birbirine en yakın olan kurumlarında bile bir standardımız yok ki eğitimde, üretimde olsun. Bari bunları dert edenler olsa...

Mesela üniversiteler ki, PISA testlerinden sınıfta çakan öğrencileri yetiştiren öğretmenleri eğitim sahasına sürüyor. Aslında PISA’da sıfır çekmediğimize dua edelim. Aynı test üniversite öğrencilerine ve hocalarına uygulanmış olsaydı, tartışmasız durum daha vahim olurdu. Çünkü son yıllarda bir kriter gözetilmeden, hatta hoca bile bulunmadan açılan üniversiteler var.

Böyle bir tabloda Türkiye’deki öğrencilerin bilim, matematik ve okumada OECD ortalamasının altında kalması normal. 72 ülke ve ekonomik bölgede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında bizim çocukların durumuna bakıp onları eleştirme hakkımız da yok. Türkiye, 72 ülke arasında 50. sırada yer alarak bir öncekine göre performansında düşüş olduğunun da sinyalini vermiş. Eğer bir ders çıkaran olursa...

Yukarı