Advertisement

İlk iki yazıda yeni ekonomik düzenimizin kısmen yönlendirme ancak çoğunlukla zorunluluk sebebiyle ortaya çıktığını yazmıştım. Bu yeni düzenin süzülmüş özeti de şöyle olmuştu:

(…) Düşük enflasyon, düşük cari açık, düşük tüketim, düşük büyüme, yüksek işsizlik dönemine girdik. Yeni düzenimiz böyle.

*

Yeni sistemin çalışması için öncelikle ihtiyaç duyulan şey faizlerin düşük olması. Düşük faizin durma noktasına gelen ticari faaliyetleri hızlandıracağı ve algıyı değiştireceği düşüncesi hakim.

Ticaret canlanınca bir dizi gelişme olması bekleniyor.

Faizler düşer / tüketici cesaretlenir ve alışveriş artar / neredeyse sıfır stok çalışan işletmeler yeniden üretime yönelirler / artan satışlar yaratacağı gelirle bu üreticilere likidite desteği sağlar / konut stoku erir / vatandaş alışverişe çıkar, düşük faizle borçlanır / tüketim artar / artan tüketim kısmen yatırım iştahını açar / canlanan ekonomi sayesinde vergi gelirleri artar / istihdam yaratılır

Görüldüğü üzere güven kanalında erozyon gören ekonominin bunu aşması için bulunan çözüm düşük faiz. Gerçekten de düşük faiz ertelenmiş talebi devreye sokmakta ve mevcut borçları döndürmede güçlü bir uyarıcı. Her şeye  çare değil ancak önemli bir çözüm.

Böylece, ‘yeni ekonomik düzenimizin belkemiği düşük faizdir’ denebilir.

Düşük faiz için öncelikle düşük enflasyon gerekir. Birçok değişkeni olmakla birlikte kamu bundan böyle 3 şeye dikkat etmek istiyor. Bu 3 kalemin fiyatları enflasyon sepetini en çok etkileyenler keza. Bu kalemler vergiler, gıda sepeti ve kurdur.

Vergi ayarlamaları yaparken tercihen enflasyonu daha az etkileyecek olanlardan seçilecek. Gıdada hem teknik önlemler alınacak hem de piyasa üstünde düzenlemeye varacak sıkı kontroller yapılacak; yapılıyor. Son olarak, kurun daha az dalgalı ve mümkünse değerini koruyan bir ‘yarı-yönetilen dalgalı kur’ modeli benimsendi.

Bu model nasıl işliyor?

Vatandaş mevduatların yarısını döviz cinsinden tuttuğu için bankaların elinde yabancı para cinsinden bir birikim oluyor. Bunlara uygulanan karşılık ile MB rezerv biriktirmiş oluyor. Diğer yandan yıllık 25 milyar doları aşabilen ihracatçı dövizleri de yıllık olarak Merkez’e dönüyor. Diğer yandan, bankalar ellerindeki vatandaş dövizleri kadar kredi kullandıramıyorlar. Fazla olan dövizleri swap yapıp (değiş tokuş) bunun yerine Merkez’den TL alıyorlar. Tüm bunlar TCMB’de rezerv artışı şeklinde görünüyor.

TCMB Başkanı’na göre çift yönlü ancak pratikte tek yönlü işlemler ile Merkez rezervlerini kamuya açıyor.

Kamu bankaları dövizde stres biriktiğinde ya da talebi yapay gördüklerinde satışa geçerek TL’nin aşırı değer kaybetmesini önlüyorlar. BDDK ise swap limitlerini kısarak yabancıların TL alıp bununla dövize geçmelerine engel oluyor. Bir başka ifade ile TL’nin açığa satılmasını engelliyor.

Sonuç olarak, TL piyasası çok az yabancı katılımı ve yüksek yönlendirme ile yönetilmiş oluyor. Sermaye akımlarından vazgeçip bunun yerine daha az likidite ancak daha az oynak kur modeli tercih edilmiş oluyor.

Bu modelin sürdürülebilirliği uzunca bir konu. Ancak kısa bir yanıt vermek gerekirse, ülkemizin düşük büyümeyi bırakıp yüksek sermaye çekmek istediği günler gelmedikçe sistem devam edebilir. Bir ikinci önemli dayanaksa vatandaşların bankalara güvenmeye devam etmesidir. Dövizler bankalarda kalıp swapa konu olabildikleri sürece kurun yönetemeyeceği bir sermaye akımı görmemiz oldukça zordur. Hele ki dünyada faizler düşükken.

Elbette modelin sallanabileceği ortamlar oluşacaktır. Onu başka bir yazıda tartışmak isterim.

*

Düşük faiz devamlı olarak Merkez Bankası’nın faizleri indirmesi ve bunun aktarım mekanizması tarafından yansıtılması demektir. Türkçesi, Merkez faizleri sürekli indirir ve Türkiye’de krediyi sağlayan yegane finansal işletmeler olan bankalar yeni düşük faizlerle kredi verir.

Bankaların iştahlı olmaları için çeşitli uyaranlar gerekir. Bunun başında risk iştahı, diğer bir ifade ile güven gelir. Oldukça zorlu bir makro döngüden çıkan ve aktif kaliteleri bir hayli bozulmuş bankaların kredi vermede şampiyonluk yapmaları beklenemez. İşte burada kamu & özel ayrımı devreye giriyor.

Kamu bankaları 2 turda aldıkları 40 milyar TL sermayelendirme ve neredeyse tek çatı altından yönetilmeleri ile daha çevik hale geldiler. Böylece kredi verme yarışında hem hacmen önde koştular hem de düşük maliyetle piyasayı aşağı çektiler. TCMB’nin de bu süreçte daha fazla kredi verenin daha az karşılık ayıracağı ve ayırdığı karşılıkları daha değerli hale getiren karşılık politikaları uyguladığını gördük. Kamu bankalarında kredi artış oranları %30’lara vardı.

Bu bankaların ayrıca avantajlı konuma geçebileceği (vergilerin özeller kanalıyla yatırılamaması gibi) düzenlemeler ile operasyonlarına yardımcı olundu.

Özel bankalar geride kalmamak adına kredide yarışmak ve maliyet azaltıcı zorunlu karşılık politikalarından faydalanmak üzere harekete geçti. Birçok özel banka 2020’de TL bazından %15’ler civarında kredi büyümesi bekliyor.

Sonuç olarak, yeni ekonomik düzenin kendine has bir de yeni mimarisi var. Bu mimari kamunun hem yönetici hem de yönlendirici olduğu bir model. Bu modelde faizler devamlı olarak düşük kalmak zorunda. Kurdaki oynaklık ve seviyeler de kontrollü olmak durumunda. Bu şekilde makro oynaklığın azalacağı ve krediye dayalı büyüme ile daralan ekonomiden çıkılabileceği hesap edilmiştir.

 

Kapat