Advertisement

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Pamuk, Türkiye'nin dış borçlanma tarihinde 1923-1939 döneminin istisnai bir dönem olduğunu, Cumhuriyet'i kuran kadroların Osmanlı döneminde dış borçlanmanın yarattığı etkileri görerek bundan imtina ettiklerini belirtti.

Bloomberg HT'de Ekonomik Görünüm programına Ege Cansen ile birlikte katılan Prof. Dr. Pamuk, Dr. Barış Esen'in sorularını yanıtladı.

Prof. Dr. Pamuk'un analizlerinde öne çıkan ifadeler şunlar oldu:

Osmanlı döneminden itibaren özellikle devlet bütçesinden, ekonominin makro dengelerinden kaynaklanan istikrarsızlıklar, sorunlar paraya ve sonda da dünya ekonomisiyle ilişkilere yansıyor. Ortaya borç, enflasyon, kur sorunları çıkıyor.

Her dönemin kurumları, uluslararası kuralları farklı olabilir ama ortaya çıkan dengesizlikler birbirlerine benziyorlar. Osmanlı döneminde de bu işler o kadar farklı değil.

"Verginin büyük bölümü aracıların elinde kalıyordu"

Osmanlı Devleti pek çoğumuzun bildiğinin aksine aslında çok vergi toplayamayan, zayıf bir devletti. Vergi toplanıyordu ama verginin büyük bir bölümü vergiyi toplayan aracıların elinde kalıyordu. Onun için özellikle savaş dönemlerinde çok ciddi sıkıntılar ortaya çıkıyordu.

Devlet aniden ortaya çıkan askeri harcamaları finanse edebilmek için çeşitli yöntemlere başvurmak zorunda kalıyordu. Bunlardan bir tanesi iç borçlanma. Galata’da bankerler var, sarraflar var onlardan kısa vadeli borç alınıyor ama bu yetmiyor. Devlet o zaman paranın gümüş içeriğini azaltarak bugün para basmaya benzeyen bir yöntemle ek gelir sağlamaya çalışıyor. Bunun adı taşhiş.

Savaş dönemlerinde sık sık başvurulan bir yöntem ve tabii taşhişler enflasyonlara yol açıyor. Enflasyonlar toplumsal huzursuzluk yaratıyor, muhalefet yaratıyor. Yeniçerilerin de ayaklandıklarını biliyoruz.

"Osmanlı, dış borçlanma fırsatını çok da iyi kullanamamıştır"

18. yüzyıla kadar bu durum böyle gidiyor. 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı Devleti yeni bir yöntem keşfediyor. 1850'lerden itibaren Avrupa finans piyasalarında dış borç alma olanağı çıkıyor. Osmanlı Devleti o zamana kadar içeride borçlanıyordu şimdi dışarıda Londra’da Paris’te Frankfurt’ta borç alabilme şansı ortaya çıkıyor.

Osmanlı Devleti bu fırsatı çok da iyi kullanmamıştır ve 20 senelik bir süre içinde büyük miktarlarda borç alınmış ve bu borçlar esas olarak cari harcamalarda kullanılmıştır. Devletin borcunu geri ödeme kapasitesi pek gelişmemiştir ve böylece 1870lerde devlet borcunu ödeyemez duruma gelmişti.

"Avrupa piyasalarını etkileyen ilk borç krizi"

Avrupa piyasalarını da etkileyen ilk büyük borç krizi 1875-6'da Osmanlı Devleti'nin borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmesiyle ortaya çıkıyor ve işte bildiğimiz gibi Düyun-u Umumiye'ye giden yola geliniyor. 6 sene sonra 1881'de Osmanlı Devleti'nin belli başlı gelir kaynaklarının bir bölümüne Düyun-u Umumiye el koyuyor. O kaynakları işleterek borcu ödemeye başlıyor.

"Düyun-u Umumiye 30 sene boyunca Osmanlı maliyesini kontrol etti"

Alacaklılarla yapılan müzakereler savaşın araya girmesiyle uzuyor ve nihayet 1881 yılı muharrem ayında sonlandırılıyor. Bu anlaşmaya göre Osmanlı Devleti'nin tütün, ipek gibi nakde en kolay çevrilebilen gelir kaynakları dış borç ödemelerinde kullanılmak üzere Düyun-u Umumiye idaresine bırakılıyor. Bu arada bir tütün rejisi kuruluyor. Düyun-u Umumiye'nin bu kaynakları işletmesi ve buradan elde edilecek gelirleri var olan borçların ödemesinde kullanması öngörülüyor.

Bu yöntem 30 senenin üzerinde bir süreyle 1. Dünya Savaşı'na kadar devam etti. 1. Dünya Savaşı'nda Düyun-u Umumiye askıya alındı, ondan sonra da sonlandırıldı. Ama 30 sene boyunca Osmanlı Devleti'nin içinde bir başka mali kuruluş olarak maliyesini kontrol edip gelirlerinin önemli bir kısmını dış borç ödemelerine yönlendirdi.

Kısacası biz 1850'lerden günümüze 170 yıldır dış borçla yaşıyoruz. Cumhuriyet döneminde bu farklı şekillerde devam etti. Bu tarihte 1923-50 erken cumhuriyet dönemi istisnai bir dönemdir.

"Cumhuriyet'i kuranlar dış borcun nasıl bağımlılıklar yarattığını gördü"

Atatürk ve Cumhuriyet'i kuranlar Osmanlı'nın dış borçla ve sonrasında enflasyonla deneyimini yaşayarak öğrendiler. Osmanlı'nın son döneminde her yıl biraz daha dış borç bulma çabalarının özellikle dış politikada nasıl bağımlılıklar yarattığını, devleti ne kadar güç durumlara düşürdüğünü gördüler. Sonra 1. Dünya Savaşı sırasında devletin savaşı finanse etmek için kağıt para/kayme bastığını ve onun da müthiş bi enflasyon dalgası yarattığını da gördüler.

O yüzden Cumhuriyeti kuranlar ne para basmak ne de dış borç almak istiyorlar. Cumhuriyetin erken yıllarında makro politika sloganı “denk bütçe sağlam para” idi. Borç almayacaksın bütçeni denk tutacaksın. Nitekim 1920'lerde ve 30'larda Türk lirası, dolar ve sterlin gibi bütün önde gelen para birimlerine karşı değer kazanmıştır.

"İsmet İnönü Osmanlı Bankası'nın kredi teklifine müthiş tepki gösterdi"

Ben Erdal İnönü’den dinlemiştim. Ona da babası anlatmış öyle biraz evladına öğütler gibi. 1920'lerde cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda İsmet İnönü başbakanken bir gün Osmanlı Bankası Genel Müdürü ile konuşuyor. Osmanlı Bankası'nın artık merkez bankası rolü bitmiş ama yine cumhuriyetin erken yıllarında hatırı sayılır bir banka. Bir mesele konuşuyorlar bunu konuşurlarken Osmanlı Bankası Genel Müdürü diyor ki "Sayın başbakan şunu halledelim, biz hükümetinize kredi de açabiliriz." İsmet İnönü müthiş bir tepki gösteriyor bu teklife. "Asla! Biz kredi istemiyoruz, sizden borç almayacağız." diyor.

"Cumhuriyet uzun süre dış borç kullanmadı"

Osmanlı Bankası yarı yarıya İngiliz ve Fransız sermayedarları tarafından kurulmuştur ama kurulurken yapılan müzakereler anlaşmalar sonucunda o zamanki koşullarda böyle bir yarı merkez bankası gibi bir konumu var Osmanlı Bankası'nın.

Cumhuriyet bu özelliklerini elinden almıştır Osmanlı Bankası'nın. Ancak Cumhuriyetin ilk yıllarında hala hatırı sayılır bir kuruluş. O arada İngilizler çekildiler, sermaye büyük ölçüde Fransızların eline geçti. Genç cumhuriyet borç almak istemiyor Osmanlı Bankası'ndan. 1930'larda da genç cumhuriyet dış borç almamıştır. O günkü koşullar çok zordu. Hemen yanımızda Yunanistan 1920'lerde itibaren bir hayli borç almıştır ve başı epey belaya girmiştir. Ama yeni cumhuriyet almamıştır ve bu dönem 170 yıllık tarihimizde bir istisnai bir dönemi oluşturur.

"Dış borçlanma işleri 2. Dünya Savaşı'ndan sonra tekrar başladı"

Çok partili dönem ile 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayacak tekrar borçlanma işleri. Ancak tekrar vurgulayalım 1939'a kadar olan dönem gerçekten çok istisnai bir dönem. Borç almıyorlar, para da basmıyorlar enflasyon da yok.

Hatta dünya bunalımının etkisiyle fiyatlar da düşüyor ve büyük dış ticaret fazlaları vardır. Bu ticaret fazlaları 2. Dünya Savaşı döneminde de devam ettirilmiştir. Kısacası bütün bu borç-dış ticaret dengesi-kur bütün bunlara baktığınızda bizim son 60-70 yıl yahut 40 yılda alıştığımız tablonun tam tersi bir tablo var Cumhuriyetin erken yıllarında.

"IMF: Borç veririz ama devalüasyon gerekli"

Demokrat Parti dönemi çok ilginç derslerle dolu. Demokrat Parti'nin ilk yılları ekonomi için son derece olumlu. Kore Savaşının yarattığı konjonktür çok elverişli Türkiye için. Buğday, tütün, krom gibi hammadde fiyatları yüksek. Havalar da iyi gidiyor. Türkiye’nin ürün fazlasına sahip olmasına ve büyük ihracat rakamlarına ulaşmasına sebep oluyor.

Ekonomik büyümeyle gelirler artıyor ve bu gelişmelerin rüzgarıyla Demokrat Parti 1954 seçimini 1950 seçimden daha da büyük bir farkla kazanıyor.

İşte o zaman Demokrat Parti liderleri kanımca müthiş bir özgüven içindeler. Diyorlar ki "Bu millet bizi bu kadar takdir etti. Biz herhalde ekonomiden de anlıyoruz ve bazı şeyleri yapabiliriz gücümüz yetiyor." 1954 seçimlerinden sonra Demokrat Parti bütçe açıkları vermeye başlıyor. Kore Savaşı'ndan sonra bozulan koşulları içeriye yansıtmamak için bir yandan para basıyor, harcama yapıyor ve içerde üretim yetmediğinde ithalat yapıyor. Tekrar cari açıklar oluşuyor ve kısa zamanda Döviz rezervleri tüketiliyor.

Demokrat Parti bir yandan enflasyonla mücadele ediyor bir yandan da dış borç arayışına giriyor. O zaman başbakanın, cumhurbaşkanının ABD seyahatlerinde uluslararası kuruluşlardan dış borç arayışına girdikleri görülüyor.

IMF devreye girip kaynak sağlayabileceğini fakat devalüasyon gerektiğini söylüyor. Dolar demokrat partinin ilk yıllarında 2,8 TL iken 1958'de IMF'nin müdahelesiyle yapılan devalüasyonla 9 liraya sıçradı. Böylece cari açık-enflasyon-devalüasyon dönemine girilmiş oldu. Daha sonra Türkiye 1970'lerde ve 1990'larda IMF ile pek çok anlaşma yaptı. O anlaşmaların büyük bir kısmına sonra uymamıştır ama bu enflasyon bütçe açığı sarmalı 1970 ve 1990'larda da devam etmiştir.

"1989 yılındaki kararnamenin bedelini çok ağır ödedik"

20. yüzyıl Türkiye ekonomisinde dönüm noktalarından birinde bir on yıl kadar Türkiye ekonomisini yöneten Turgut Özal'ı anmadan olmaz. Özal ekonomiyi çok radikal kararlarla dışarıya açtı ama bir anlamda bence o dönemi izleyen 20-30 yıldaki sorunları derinleştiren adımlar attı.

Şimdi ben 1980 yılını kastetmiyorum. 1989 yılındaki 32 numaralı kararnameyi (sermaye hareketleri serbestisi) kastediyorum. 1989 yılında Turgut Özal artık başbakanlığının son dönemleri ve zayıf durumda olduklarını görüyor. Ama Turgut Özal dışarıdan daha kolay borçlanabilirse kısa süreli bir bolluk dönemi yaratabileceği düşüncesini cazip buluyor. 1989'da Türkiye'nin ekonomisiyle ilgili dış sermaye girişi ve çıkışı üzerindeki her türlü müdahale ve işlem kaldırıldı. Sermaye hesabı liberalleştirildi. Bu Türkiye'nin daha kolay borç alabilmesi için atılmış bir adımdı. Başka şeyleri de düzenliyor ama kanımca daha sonraki yıllarda bunun bedelini çok ağır ödedik.