Advertisement

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Yılmaz, ekonomik ve stratejik olarak dünyanın yeni çerçevesinin çizildiği bir ortamda Türkiye'nin kendisini tüketen, şiddetli, yıkıcı ve kazanımı olmayacak bir kavga ile enerjisini harcadığını belirtti.

Yılmaz, TÜSİAD'ın 44. Olağan Genel Kurul Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, çözüm süreci ile ilgili tartışmaları, bölgesel sarsıntıları, Gezi olaylarını, yeni anayasa çalışmalarının sonuçsuz kalmasını, hala süren yolsuzluk ve hukuksuzluk iddialarıyla çerçevelenmiş siyasi depremi düşündüklerinde 2013'ün ağır bir dönemi ve yüklü miktarda sorunu yeni yıla devrettiğini kaydetti.

2014 yılında gerçekleşecek yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ile 2015 yılındaki genel seçimlerin Türkiye'yi sürekli bir siyasi kampanya ikliminde tutacak olmasının, bu dönemi belirleyecek dikkat edilmesi gereken en önemli husus olduğunu aktaran Yılmaz, bütün seçimlerin Cumhuriyet'in 100. yılına doğru, AB üyeliği, çözüm süreci ve yeni anayasa gibi konuları sonuçlandıracak Türkiye'nin geleceğine şekil verecek siyasi kadroları belirleyeceğinin unutulmaması gerektiğini dile getirdi.

Türkiye'nin dünyadaki gelişmelerden en fazla etkilenen devletlerden birisi olduğunu söyleyen Yılmaz, bu nedenle Türkiye'yi dünyadan bağımsız değerlendirmenin mümkün olmadığını ifade etti.

Krizin beşinci yılı biterken dünya dengelerinin yeniden kurulduğuna dikkati çeken Yılmaz, hem ekonomik hem de strarejik olarak yeni düzenin ve güç ilişkilerinin artık daha net görüldüğünün ve seçildiğinin altını çizdi.

ABD'nin, yeni düzenin merkezinde yer alırken artık daha sınırlı imkanlar ve daha sınırlı ihtiraslar çerçevesinde hareket ettiğinin görüldüğünü belirten Yılmaz, sözlerine şöyle devam etti:

"Geçmişe göre dünyanın Asya dışındaki tüm bölgelerine mesafeli yaklaşırken kolay kolay askeri maceralara girmeyeceğini de sürekli vurguluyor. Diğer yandan Rusya kendi yakın çevresindeki gelişmelere müdahil olurken pek çok bölgesel devrim de denklemin içerisine kendisini ortak olarak kabul ettirmeyi başardı. Asya'da ise Çin'in, Japonya ve diğer komşuları ile arasındaki gerginlik unsurlarının sayısı artmakta. AB, sorunları nedeniyle çok içe kapanık da olsa dünya siyasetinde gerek kendi kurumsal kimliği gerekse önemli üyeleri aracılığı ile İran nükleer programı meselesinde yaptığı gibi çözümü kolaylaştıran bir unsur olabiliyor.

Uluslararası sistem var olan kurumları yeniden tanımlayarak kendisini yapılandırmayı, kurallarını yerleştirmeyi amaçlıyor. BM'nin işlevselliği ve etkinliği sorgulanıyor. IMF ve Dünya Bankası geçirdikleri sarsıntılardan sonra kurum olarak kendilerini yeniliyorlar. Ekonomik krizden sorumlu görülen finans sektörü 5 yıl önceye kadar her yerde, 5 yıl önceye göre daha fazla denetim ve gözetim altında tutuluyorlar. Küreselleşme sürerken hem ekonomik hem de siyasal stratejik anlamlar taşıyan bölgesel ticaret ve yatırım alanları şekillenmeye başlıyor. Raporlarda eğitim sistemlerinin yeni dönemin teknolojisi ile uyumlu olması gereğinin altı her yerde çiziliyor."

- "Meseleye sistemi, kurumları altüst ederek çözüm bulmaya çalışmanın doğru olmadığını düşünüyoruz"-

Yılmaz, ekonomik ve stratejik olarak dünyanın yeni çerçevesinin çizildiği bir ortamda Türkiye'nin kendisini tüketen, şiddetli, yıkıcı ve kazanımı olmayacak bir kavga ile enerjisini harcadığını söyledi.

"Gözleri kör eden söz konusu kavganın temelinde hukuk devleti, güçler ayrımı, temiz siyaset gibi vazgeçilmez demokratik kavramlar konusundaki zaafların yattığının açık olduğunu" iddia eden Yılmaz, meseleye sistemi, kurumları altüst ederek çözüm bulmaya çalışmanın doğru olmadığını düşündüklerini vurguladı. Yılmaz, "Diğer yandan devletin güvenlikle ilgili kurumlarında yaşananlardan sonra bu kurumların daha önce nasıl işlediğini, bundan böyle nasıl işleyeceğini sorgulamadan da edemiyoruz" dedi.

Emniyet güçleri ve yargı içerisinde varlığı ortaya çıkan gruplaşmaları ve bu gruplaşmaların örgütlü niteliğini devletin kurumsallığı açısından kabul edilemez bulduklarına işaret eden Yılmaz, siyaset dışı örgütlenmelerin, devlet kurumları aracılığıyla siyaseti etkilemeye çalışmasının herkesi tedirgin ettiğini dile getirdi.

Birbiri ardına hazırlanan bir takım kanunların kendilerini tereddüte düşürdüğünü aktaran Yılmaz, "İnternette özgürlük sınırlarını düzenleyen kanun tasarısının iletişim özgürlüğü üzerine kara bir bulut gibi çökeceği görüşü hayli yaygın" ifadelerini de kullandı.

Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Muharrem Yılmaz, "Hukukun üstünlüğüne riayet edilmeyen, yargı mekanizması AB normlarında çalışmayan, düzenleyici kurumlarının bağımsızlığına gölge düşen, vergi cezaları veya başka türlü cezalarla şirketlerinin üzerinde baskı kurulan, ihale yasası onlarca kez değiştirilen böyle bir ülkeye yabancı sermayenin gelmesi mümkün değildir" dedi.

Yılmaz, TÜSİAD'ın 44. Olağan Genel Kurul Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, Torba Tasarı'nın internette sansür uygulamalarını artıracak nitelikte bir düzenlemeye doğru yöneldiğini kaydetti.

Bilgi toplumu olma hedefiyle hoşa gitmeyen her alanı ani yasaklarla kısıtlama anlayışının birlikte var olamayacağını aktaran Yılmaz, düzenleme hazırlığının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin tanımladığı ifade özgürlüğü kriterlerini içeren AB standartlarında bir yapı ile değiştirilmesi gerektiğine kuvvetle inandıklarını dile getirdi.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nu (HSYK) düzenleyen yeni kanun teklifinden büyük rahatsızlık duyduklarını vurgulayan Yılmaz, "Hem 1982 Anayasası'na ilişkin, hem de 2010 Anayasa değişikliğinde sakıncalarına işaret ettiğimiz, HSYK modelini bugün bir kez daha değiştiren gündemdeki kanun teklifi, son günlerde izlediğimiz çatışmayı, yürütmenin yargı üzerindeki etkisini biraz daha artırarak aşmaya çalışmaktadır" ifadelerini kullandı.

Kanun teklifinin bağımsızlığı tartışmalı olan HSYK yapısına yeni sorunlar ilave edeceğini bildiren Yılmaz, çözümün yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlayacak ve Kopenhag kriterlerine uygun bir anayasal reformda yapmak olduğunun altını çizdi.

TÜSİAD Başkanı Yılmaz, şunları kaydetti:

Bu iki örnek tek başına yeterli olabilecekken, bunların üzerine bir de, ülkenin Başbakanı dahil tüm vatandaşlarının mahremiyetlerinin kolayca ihlal edilebildiğini, insanların keyfi suçlamalara maruz kalabilecekleri, adil yargılanma hakkından kolayca mahrum edilebilecekleri inancının yerleşik hale geldiğini, Türkiye'nin ağır yolsuzluk iddialarının üstesinden hukuk yoluyla gelemeyen bir ülke olarak anılmaya başlandığını ekleyiniz, düşününüz. Böyle bir algının, böyle bir tablonun, dostlarımızın ve Türkiye ile ilgilenen yatırımcıların zihninde, "Türkiye hangi dünyaya ait" tarzında bir soru oluşturmasını sizler kabul edebilir misiniz? Bu algıyla birlikte, Türkiye'nin kalkınması, dünya sisteminde prestijli bir ülke olması için sarf ettiğimiz tüm gayretler boşa çıkmış olmayacak mı? Bugün aslında, demokrasi ve hukuk devleti yolundaki eksik adımlarımızın sıkıntısını yaşıyoruz. Sıkıntı, erkler arasında önemli bir çatışma ve çekişmeye dönüşmüş durumda. Bu çekişmeyi erklerin birbirleri üzerindeki etkilerini artırarak çözemeyiz.

Böyle bir anlayış, bizi yeni sorunlara götürecektir. Gerçek bir hukuk devleti yolunda çözümün, konjonktürel ve tepkisel adımlarda değil, çağdaş, evrensel kabul görmüş normlarda, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını, gerçekten sağlayacak bir anayasal reformda olduğu çağrısını tekrarlamak istiyorum. Hukukun üstünlüğüne riayet edilmeyen, yargı mekanizması AB normlarında çalışmayan, düzenleyici kurumlarının bağımsızlığına gölge düşen, vergi cezaları veya başka tür cezalarla şirketler üzerinde baskı kurulan, ihale yasası onlarca kez değiştirilen. Böyle bir ülkeye yabancı sermayenin gelmesi mümkün değildir. Son yıllarda artan refahımızı, yurt dışından kaynak aktararak tasarruf açığımızı kapatabilmemize, yatırım sermayesi çekebilmemize borçluyduk. Bu cazibemizi yitirdiğimizde, refah düzeyimizin gerilemesi riskiyle karşı karşıya kalacağız."

- "Dış politikanın duygusallıktan uzak, dünya gerçeklerini dikkate alan bir zemine oturması gerektiğini düşünüyor"-

Muharrem Yılmaz, farklı ton ve dozlarda da olsa, yaşanmakta olan siyasal, toplumsal ve kültürel kutuplaşmaların, giderek herkesin aklını ve gönlünü esir alacağını ve toplumdaki 'biz' duygusunun zedelenip parçalanacağını söyledi.

Toplumsal sorunları aşabilmemizin yolunun, kısa dönemde siyasi mutabakattan, orta ve uzun dönemde ise toplumsal zihniyet değişimiyle birlikte, yeni bir toplumsal mutabakat tesis etmekten geçtiğini belirten Yılmaz, "Biz TÜSİAD olarak, Cumhuriyet'in kuruluş harcında bulunan değerleri, bugünün şartlarında hayata geçirmek, yani Batı uygarlığı içinde yer alarak, ülkemizin refahını artırmak, hak ve özgürlükleri hukuk devletince koruma altına alınmış eşit vatandaşlardan oluşan, huzurlu ve bütünleşmiş bir toplum olmak arzusundayız" dedi.

Türkiye'nin "amasız" "şerhsiz", "istisnasız" işleyen ve batı standartlarını esas alan, demokratik kurallara göre yönetilmesini istediklerini ve beklediklerini aktaran Yılmaz, ekonominin, eşitlikçi ve kapsayıcı biçimde, bölgesel kalkınmışlık farklarını azaltacak şekilde, nitelikli işler ve yatırımlarla büyümesini, bu sürecin eğitim kalitesi ve artan inovasyon kapasitesi ile desteklenmesini, bağımsız düzenleyici kurumların denetlediği piyasalarda, hukuk güvenliğinin ve şeffaflık ilkelerinin gözetilmesini istediklerini kaydetti.

Yılmaz, dış politikanın duygusallıktan uzak, dünya gerçeklerini dikkate alan bir zemine oturması gerektiğini vurgulayan Yılmaz, şunları söyledi:

"Geçenlerde yaptığı bir konuşmada, Sayın Başbakanın da Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e atıfta bulunarak çizdiği tablonun geçerliliğine yürekten inanıyoruz. Sayın Başbakanın kendi ifadesiyle, 'Devletlerin ilişkileri, intikam, nefret, öfke hissiyle yürümez. İşte bunu en iyi bilenlerden bir tanesi de, Gazi Mustafa Kemal'di'. Batılı devletleri en iyi tanıyan Mustafa Kemal, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'i ilan ettikten sonra, işte bütün bu devletlerle, barışa, dostluğa ve işbirliğine dayalı bir süreci başlattı. Onlara kin tutmadı. İntikam hissiyle yaklaşmadı'. İki büyük savaştan çıktıktan sonra Atatürk, komşularına ve batı dünyasına bu şekilde bakabiliyorsa, bugün bizler bu anlayış ve tutuma çok daha yakın olmalıyız.

Çağın gereklerine, günün şartlarına göre yeniden şekillendirilse bile, burada temel ilkenin çatışma zemininden uzak, komşularla barışık, batı dünyası ile bütünleşmiş, dengeli bir dış politika benimsemek olduğunu vurgulamak istiyoruz. Toplumumuzda bu doğrultularda düşünenlerin, çoğunlukta olduğunu da görüyoruz, buna inanıyoruz. Ancak bu temel hedefler, gündelik politikanın diline çatışmacı ve ayrıştırıcı bir biçimde tercüme edilince, gerçekte var olan güçlü mutabakat noktalarımız gözden kaçıyor. Oysa başka türlüsü de mümkün. Toplumun önüne yeni bir mutabakatın ilkelerini, yeni bir 'biz' tahayyülünün ipuçlarını koymak; insanların kalbine geleceğe güven duygusunu yerleştirmek de mümkün. Bunun için sadece siyaset sahnesinin değil, tüm toplumun demokratikleşmesi, sisteme ve adalete güveni tesis edecek adımların atılması, hoşgörünün genişletilmesi, gündelik hayata ve dile sinmiş nefret söylemlerinin reddedilmesi, kadının gündelik hayattaki rolünün genişletilmesi gerekiyor. Bu ilkelerin üzerinde yükselen bir toplumsal dönüşümü başlatmak mecburiyetindeyiz. Siyaseti, hukuku ve eğitimi yeniden yapılandırarak bir zihniyet değişimine kapı açmalı ve bu kapıyı sürekli açık tutacak yeni bir anayasa hazırlamalıyız."

- "Endişelerimizi destekleyecek ne kadar olgu varsa, umudumuzu muhafaza edebilmek için de bir o kadar gerekçemiz var"-

Yılmaz, endişelerini destekleyecek ne kadar olgu varsa, umutlarını muhafaza edebilmek için de bir o kadar gerekçeleri olduğunu söyledi.

Geleceğin Türkiye'sini dünyaya açık, demokratik ve özgürlükçü değerleri benimsemiş, katılımcı demokrasiyi özümsemiş bireylerin kuracağına inandıklarını belirten Yılmaz, yeni nesillerin bu değerleri büyük ölçüde benimsediğini, başta Gezi Parkı süreci olmak üzere birçok vesile ile görme fırsatını elde ettiklerini kaydetti.

Yapılan eleştirilerin ortaya konan talepler, bu gelişim çizgisinin görmezden gelinerek veya yasaklanarak, durdurulamayacağını kendilerine kuvvetle gösterdiklerini aktaran Yılmaz, Türkiye'nin AB üyeliği hedefini paylaşan herkesin de bu bakış açısını teyit edeceği kanaatinde olduklarını dile getirdi.

Tüm sorunlara, Türkiye'ye gösterilen tüm samimiyetsiz yaklaşımlara, hükümetin süreci uzun sure boşlamasına rağmen, AB üyeliğine verilen yüksek düzeydeki desteğin kendilerine çok net bir mesaj verdiği kanısında olduğunu vurgulayan Yılmaz, "Türkiye'de AB üyeliğine olumsuz bakanların oranı, hemen her koşulda yüzde 28-30 civarını geçemiyor. Bu seviyeyi aşamıyor. Buna karşılık AB üyeliğini destekleyenlerin oranı ise yüzde 48 ile 70 arasında. Bu güçlü destek, toplumumuzun özlemleri, hedefleri ve kendisine uygun gördüğü gelecek hakkında, aklımızda hiç bir tereddüde yer bırakmıyor" şeklinde konuştu.

Türkiye ekonomisinin artık 850 milyar dolarlık dışa açık bir büyük piyasa ekonomisi olduğuna dikkati çeken Yılmaz, şunları kaydetti:

"Sektörel ve bölgesel yapısıyla, yatırım gücüyle, yarattığı istihdamla, yaptığı ihracatla, mali piyasalarının kazandığı derinlikle güçlü bir ekonomidir. Ve Türkiye ekonomisine hakim olan 'rasyonel iktisadi davranışlar' ülkeyi her zaman, uzun dönem değerlerine taşıma gücüne sahiptir. Aynı şekilde ülkemizin NATO sistemi içinde olmayı seçmiş olması da, ulusal güvenlik ve dış politika açısından yaşanan kısa dönemli çalkantıları dengeleme sistemi dengeye getirme açısından, önemli bir işlev üstlenmektedir. Son olarak Türkiye'de her gün biraz daha gelişen sivil toplumun ve kamu vicdanının önemli bir denge unsuru olduğuna inandığımızı da belirtmek istiyorum."

- TÜSİAD'dan 10. öncelikli alan-

Yılmaz, konuşmasında Türkiye'nin gündeminde olması gereken, 10 öncelikli alanı ve bu alandaki beklentilerini şöyle sıraladı:

"Mevcut Siyasi dalgalanmanın ve 2014 yılında gerçekleştirilecek seçimlerin muhtemel ekonomik etkilerini bertaraf ederek yeniden yüksek büyüme patikasına dönülmesi; yargı bağımsızlığı tartışmasının Kopenhag siyasi kriterleri çerçevesinde çözülmesi; Türkiye'yi terör ve şiddet ortamından kalıcı bir şekilde arındıracak olan 'Çözüm Sürecinde' şeffaf, kararlı ve somut adımlar atılması; AB müzakere fasıllarında, başta yargı ve adalet sistemi ile ilgili olan 23. ve 24. başlıklar olmak üzere, en az 3-4 yeni başlık açılması; seçim sisteminin 2015 yılı genel seçimlerinde uygulanmak üzere, çağdaş normlar çerçevesinde gözden geçirilmesi ve özellikle yüzde 10 barajının indirilmesi.

Merkez Bankası'nın yüzde 5 olan sene sonu enflasyon hedefini yakalaması; rekabet gücünün teknoloji ve inovasyon temelli olarak yükselmeye odaklanılması ve bu yönde destekleyici mevzuatın geliştirilmesi. 21. yüzyıl becerilerini kazandıracak çağdaş normlar ile şekillendirilmiş uzun erimli eğitim politikalarının yürürlüğe konması. İnternet düzenlemeleri başta olmak üzere ifade, toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi temel hak ve özgürlüklerin alabildiğince genişletilmesi. İtibarı, sürdürülebilirliği ve refahı gözeten bir dış politika anlayışının benimsenmesi."

AA