Advertisement

Japonya'nın ekonomik ve finansal rahatsızlığının, diğer gelişmiş piyasalarla çok az ilgili olduğu düşünülürdü. İtibarlı Batılı ekonomistler ve politika yapıcılar, “burada Japonya olayı yaşanmaz” düşüncesine bile kapıldılar. Fakat geçtiğimiz birkaç yıldaki gelişmeler, Japonya deneyiminin daha iyi anlaşılmasındaki önemin kavranmasıyla daha mütevazi bir yaklaşım benimsenmesini sağladı.

Büyümede finansal bir balonun patlamasına bağlı yaşanan yavaşlamadan kurtulmak pek kolay değil. Bir ekonominin düşük büyüme süreci ne kadar uzun olursa, ekonomik canlanmanın önündeki yapısal sorunlar o kadar fazla oluyor. Bu sadece o zamanki büyümeyi değil gelecekteki potansiyeli de etkiliyor. Bu on yılın başlarında Japonya'ya ilişkin Batı'daki hacim görüş politika yapıcıların parasal teşvik benimseme konusunda zamanlamayı daha iyi ayarlaması durumunda, “Japonya'nın kayıp on yılının” rahatlıkla atlatılacağı yönündeydi. Bu görüş, Batı küresel finansal kriz ardından resesyona sürüklendiğinde, Avrupa ve ABD'de merkez bankalarının “ne gerekiyorsa yapılmalı” şeklindeki yaklaşımını destekledi. Fakat, Avrupa Merkez Bankası (AMB) ve Fed tarafından daha önce görülmemiş ölçüdeki parasal önlemler, ne Avrupa'da ne de ABD'de büyümeyi yeteri kadar desteklemedi.

Fazla uzun olmayan bir süre önce deflasyon, Batılı ekonomileri çin en önemli 10 risk arasında sayılmazdı. Bunun sonucu olarak, çok küçük bir zümre bu ekonomilerin Japonya'nın birden fazla on yıllık savaşından öğrenmesi gereken şeyler olduğunu düşündü.

Artık durum böyle değil. Fiyatlardaki düşüş AMB'nin en büyük endişeleri arasında yer alıyor. Daha az miktarda olsa da deflasyon, Fed'in endişeleri arasında da yer alıyor. Çoğu merkez bankasının yapay olarak düşük tutuan faizlerin bankaların borç vermesini artırıp ekonomiyi destekleyeceğini sorgulamış olmasına karşın çoğu, kısa vadeli bir önlem olarak, yatırımcıların ellerindeki düşük faizli “güvenli” hazine tahvillerini daha riskli tahvillerle değiştirmesine ikna etmek anlamıan gelen “yeniden portföy dengeleme”ye tekrar ve tekrar güvenebilecekleri konusunda emin oldu.

Japonya'nın deneyimi alışılmışın dışındaki para politikalarının potansiyelinin daha dikkatli şekilde yeniden değerlendirilmesinin gerekliliğini işaret ediyor. Japonya Merkez Bankası'nın (BOJ) eksi faiz benimsemeye ilişkin sürpriz kararının, ülkenin büyümesine ve finansal istikrar görünümüne ilişkin bir dizi istenmeyen sonucu olmuştu.

Çoğu ders kitabı sistematik olarak daha önemli merkez bankalarının diğer uluslararası merkez bankalarıyla arasındaki faiz farkının ne kadar artarsa, kura da o kadar etkisi olacağını yazar. Eğer merkez bankası para politikasını daha fazla gevşetirse, para da değer kaybeder.

Japonya'da merkez bankasının eksi faiz belirlemesinin ardından yen, değr kaybetmek yerine önemli miktarda değer kazandı. Bu durum, faiz farklarının etkisinin bir sınırı olduğunu gösteriyor.

Japonya'dan çıkarılacak en önemli ders ise politika yapıcıların aynı anda hareket etmesi; Başbakan Shinzo Abe, parasal genişleme, hükümet harcamaları ve finansal serbestlik/deregülasyon'un kaldırılmasından oluşan bu eşzamanlı harekete “üç ok” diyor.

Japonya'nın da keşfettiği gibi ilk iki ok tek başına yeterli değil. Büyümenin önündeki yapısal engeller üzerinde de düşünülmesi gerekiyor. Aksi takdirde politikaya ilişkin hayal kırıklığı, sıradışı para politikasının etkinliğini kaybedip ters etki yaratma riskini oluşturmasıyla, istisna değil kural olur.

Mohamed A. El-Erian