Erhan Aslanoğlu

İstanbul seçimine kadar ekonomi politikaları

Türkiye ekonomisinin yapısal bir dönüşüme ve büyümeye çok ihtiyacı var. Acilen ekonomiye odaklanılması ve bu ihtiyaca yönelik politikaların oluşturulması gerekiyor. Fakat geldiğimiz noktada, döviz kurları, faizler ya da CDS primleri risk algısının çok yükseldiğini, yerli ve yabancı ekonomik birimlerin bekle – gör moduna geçtiğini görüyoruz. Finansal piyasalarda gördüğümüz yüksek risk algısını yansıtan fiyatlamalar çok büyük oranda tekrar seçime yönelen iç siyaset, jeo-politik gelişmeler ve bununla ilintili belirsizliklerden kaynaklanıyor. Özellikle, ABD- Çin ticaret savaşının tekrar alevlenmesinden kaynaklanan riskler nedeniye global piyasalarda risk iştahı azalınca içeriye olumsuz etkisi daha da arttı.  Fakat ülke risk primini yansıtan CDS’lerde ve gösterge tahvil faizlerinde gelinen seviyeye baktığımızda sorunun temel nedeninin içerideki ekonomi dışı faktörler olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Sorunun kaynağı ekonomi dışı faktörler olunca ekonomi politikalarının gücü de azalıyor. En azından önümüzdeki 1,5 aylık dönemde siyasi ve jeopolitik belirsizliklerin çok azalmayacağını varsaymak çok yanlış olmayacaktır. Bu süreçte, ekonomi politikalarının gücünün çok olamayacağını beklemekle birlikte hiç etkisi olmayacağını düşünmek de yanlış olur. Burada düşünülebilecek çerçeve, gerçekçi olmak, doğru politikalarla doğru sinyal vermek ve uygulanan doğru politikanın dozunu arttırmak olabilir.  

Sıkı para politikası ve piyasa dinamiklerini çalıştırma

Türkiye ekonomisinde tüketici güveninden büyümeye, enflasyondan faize ana belirleyen döviz kurları olmaya devam ediyor. Bu çerçevede, TL’nin istikrarını sağlama gayreti öncelikli olması gerekiyor.   Burada ana görev Merkez Bankasına düşüyor. TCMB Türk Lirasının cazibesini arttırabilir ve  / veya  döviz arzını yükseltebilir. Merkez Bankaları paranın fiyatını yani faizleri ve paranın miktarını yani para tabanını belirleme gücüne sahiptir.  Yerel parayı cazip kılmak için faizi arttırması, para tabanını arttırmaması veya düşürmesi beklenir. TCMB haftalık repo ihalelerinden geceliğe geçerek 150 baz puanlık bir arttırım adımını attı. Faizi arttırdı ve daha da arttırabileceği sinyalini verdi. Bu olumlu bir gelişme, faiz artışı ekonominin elbette lehine bir gelişme değil ama kur artışı devam ederse önce enflasyon sonra faizler zaten artar. TCMB’nin para arzını izlediğimiz para tabanı geçtiğimiz Eylül ayından bu yılın ilk aylarına kadar düşüşünü sürdürdü. Düşüş durdu ama şu anda artma eğiliminde de değil.  Yıllık bazda baktığımızda para arzı konusunda sıkı gittiğini söylemek de mümkün. Nisan ayı toplantısında çok doğru bir sinyal vermese de TCMB haftalık repo’dan vazgeçme kararıyla gerektiğinde sıkı durma konusunda önemli bir adım attı. Gerçekten gerekirse bu adımın atılması gerekiyor.

Diğer taraftan, TCMB’nin TL’nin değer kaybını önleme konusunda atabileceği diğer bir adım döviz arzını arttırmaktır. Doğrudan ya da ihale yoluyla döviz satmak satmak ya da TL zorunlu karşılıkların döviz olarak tutulabilecek kısmını azaltmak gibi adımlar olabilir. Zorunlu karşılıklar ile ilgili kararı geçtiğimiz günlerde aldı, doğru bir adımdı ama rakamsal olarak etkisi sınırlı olacak. Normal koşullarda kurlara döviz satarak müdahale etmek çok da başarılı bir yöntem değildir. Üstelik rezervlerin yeterli olmadığı bir durumda faydadan çok zarar da verir. Bir merkez bankasının kurlara döviz satarak müdahale edebilmesi için brüt  rezervlerinin ülkeninin kısa vadeli dış borcu (vadesi bir yıla kadar olan borç) ve cari açığının (yani o yıl yarattığı döviz talebi) toplamından yüksek olması beklenir. Şu anda TCMB’nin brüt rezervi altın dahil 93 milyar dolar civarında. Buna karşın ülkemizin kısa vadeli dış borcu 177 milyar dolar,  beklenen cari açığı 15 milyar dolar. Toplam ihtiyaç 190 milyar doların üzerinde. Bu durumda, TCMB rezervlerinin en az 200 milyar dolar civarında olması gerekiyor ki kurlara döviz satarak müdahale gücünden söz edelim. TCMB’nin şu anda öyle bir gücü yok. Olsa bile İngiltere’den Rusya’ya, Güney Doğu Asya’ya birçok ülke deneyiminde bunun da başarılı olamadığı örnekleri biliyoruz. TCMB böyle bir döviz satışını doğrudan yapmıyor ama son dönemde kamu bankalarının satışları yoluyla kurlara müdahale olduğu yönünde haberler çıkıyor. Bunun kalıcı bir çözüm olamayacağını hatta kurları ilk başta bir miktar düşürse bile bu satışlar bittiğinde kur üzerinde daha büyük risk yaratacağını bilmek gerekiyor. Olması gereken kurları serbest bırakarak TCMB’nin ve bankacılık sisteminin TL’yi cazip kılacak faizi oluşturmasıdır. Kurlar kontrol altına alındığında faizler zaten düşüşe geçecektir.

Borç yapılandırmasında ilerleme

Siyasi ve jeopolitik riskleri azaltana kadar yapısal reformlarda önemli adımlar beklemek çok gerçekçi değildir. Yaklaşık bir ay önce Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Berat Albayrak yapısal reform adımlarına ilişkin bir program açıkladı. Buna ilişkin görüşlerimi bir önceki yazımda paylaştım. Geldiğimiz aşamada, Türkiye’nin ekonomik reformları başarabilmesi için Hukuk, Kurumsallaşma ve Şeffalık alanında ciddi bir değişime ihtiyacı var görünüyor. Fakat bu süreçte acilen çözülmesi gereken konu Sayın Bakan’ın sunumunda da birinci sırada yer alan Reel Sektör – Bankacılık sektörü arasındaki borç sorununun çözülmesidir. Şu ana kadar belli adımlar atıldı ama çok daha hızlı olunması ve büyümenin beklenenden daha yavaş olabileceği ihtimalini de dikkate alarak sorunun büyüklüğü konusunda simülasyonlar yapılması, alternatif planların ve kaynakların oluşturulması çok büyük önem arz ediyor.

Ekonomi dışı faktörlerin ekonomiyi çok etkilediği bu dönemde ekonomi politikalarında gerçekçi olmak ve az sayıda hedefe odaklanmak olası hasarı azaltmak için daha doğru görünüyor. Bu çerçevede piyasa dinamiklerinin çalışmasına olanak veren sıkı para politikası ile borç yapılandırması konusunda mesafe kat etmenin önemli olduğunu düşünüyoruz.

 

Yukarı