Bir İstanbul çilesi
İstanbul'un gelenekselleşmiş güzel bir organizasyonu var. Her yıl yaklaşık bu dönemlerde Avrasya Maratonu yapılıyor. Pazar günü İstanbullular Asya'dan Avrupa'ya Boğaziçi Köprüsü'nden koşarak geçiyorlar.
Organizasyonun içinde "maraton" kelimesinin geçtiğine bakmayın. Haftanın en az beş günü hayatlarını idame ettirebilmek adına üstlerinde formal kıyafetleri, işlerine varmak için koşuşturarak ter döken İstanbullular; kadını erkeği, yaşlısı genci, çoluğu çocuğu, çocuklar gibi şen yılın bu tek gününde üstlerinde eşofmanları, etraflarına bakarak güle oynaya İstanbul'un keyfini sürerken tabii köprüyü de arşınlıyolar. Köprüde piknik yapan mı istersiniz, köprünün asma direklerine aşk şiirleri yazan mı, davul zurnayı yanında getirmiş misket oynayan mı, tavla atan mı... Bu renkli görüntüler BloombergHT.com sitemizde Avrasya Maratonu için hazırladığımız galerilerimizde de mevcut.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bu başarılı organizasyonu eminim ki her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbullular için eğlenceli, görevliler içinse yüzlerinin akıyla içinden çıkacakları bir organizasyon olarak gerçekleşecek. Fakat bir nokta var ki akıllarda soru işaretleri uyandırıyor. Avrasya Maratonu'na bu yıl Vodafone sponsor olmuş ve toplu taşıma duraklarına reklam afişleri asılmış. Slogan ise şu: Hayatla yarışan İstanbullu... Haydi maratona bi koşu. Buraya kadar gayet başarılı. Sorun şu ki afişlerdeki söz konusu İstanbullular'ın acaba neden tamamı erkek? İşe, okula; otobüs, vapur, metro, metrobüs ile koşturan sadece erkekler mi? Kadınlar İstanbullu mu değil? Yoksa hayatın içinde mi değil? Vapurlu reklamdaki silüet halindeki "figüran" kızlar ve otobüslü reklamda da arkada kalan "figüran" kadın yeterli değil.
Söz konusu kadınlar olduğunda pozitif ayrımcılığını, sağladığı mikro kredilerle hayatlarını kurtardığı kadınlardan da bildiğimiz Başkan Kadir Topbaş'ın gözünden böylesi bir detayın kaçmış olması ilginç geldi.
İkinci bir konu ise Taksim.
Taksim'i yayalaştırma projesi için mesai başladı. Eminiz ki bittiğinde muazzam, medeni bir meydan olacak. Fakat şu anki adı ise: Çile. Hem de ne çile! Taksim birileri için sadece "eğlence" kelimesi ile özdeşleşiyor olabilir. Fakat binlerce kişi içinse "iş yeri, ekmek kapısı". Yani alternatifiniz yok, illa ki gideceksiniz.
Henüz tam olarak bir inşaat başlamamış olmasına rağmen Elmadağ'dan Tarlabaşı'na kadar yol tahta perde ile hem araç hem de yaya trafiğine kapatıldı. Araç trafiğine kapatılmış olması normal. Ama bir yaya için yolda tek bir kazma dahi göremiyorken karşıya geçememek ise çile, ızdırap. Hem de sonbaharın soğuk yüzünü göstermeye başladığı şu günlerde...
Karşıya geçmek için tek yolunuz var: Metro duraklarını alt geçit yerine kullanmak. Ya Talimhane'ye kadar gelip Gezi Parkı'nı boydan boya geçip Meydan'a çıkıp yolunuza ordan devam edeceksiniz ya da istasyonun içinden doğruca Meydan'a çıkacaksınız ki kişi başı 1.95 TL'ye tekabul ediyor ki o da elektronik kartınız varsa. En iyi ihtimalle binlerle çarptığınızda günlük Deli Dumrul Vergisi gibi "geçiş ücreti"ni buyrun hesaplayın.
Taksim'i Yayalaştırma projesi Gayrettepe Metro ve Metrobüs İstasyonlarını Birbirine Bağlayan Geçit projesi gibi kimseyi işinden gücünden alıkoymadan kendi halinde ilerleyen bir proje olamaz mıydı? (Gerçi o projenin de Mayıs ayında biteceği duyrulmuştu, Kasıma geldik) Taksim'i koca bir şantiyeye çevirmek yerine alanda çalışma yapıldıkça ilerlemek bir seçenek olarak neden görülmedi?