Avrupa şımarıklık mı yapıyor?
Avrupa tarafında Fransa’daki başkanlık seçimlerinin ilk turunu Sosyalist aday François Hollande’nin kazanarak, “stand-up””çıların sevgilisi Nicolas Sarkozy’yi geride bıraktığı, kemer sıkma isyanlarının en disiplinli hükümetlerden birine sahip Hollanda parlamentosunu birbirine kattığı ve İngiltere’nin 1970’lerden bu yana ilk kez çift dipli resesyona adım attığını açıkladığı bir hafta geride kaldı. Bunlar ekonomi politik gündeminin Avrupa’dan yansımalarıydı. İşin ABD ayağında Fed yine “para basmaya hazır” olduğunu söyledi; Japonya Merkez Bankası “esneme” çağrılarına direnemedi. Gelişen ekonomilerden ise bu hafta Güney Kore hariç çok yüksek sesler çıkmadı. Ancak bizim konumuz kemer sıkmaya çalışan Avrupa!
Ya da kemer sıkmaya zorlayan Avrupa hükümetleri ve bu “acı”ya direnme naraları atmaya başlayan Avrupa halkı. (Ve halkın isyanını gören politikacılar!)
Artık gerektiğine inananların bile en iyi ifadeyle “acı ilaç” olarak tabir edebildikleri Avrupa’daki kemer sıkma programlarına karşı çıkan sesler sokaklardan meclis koridorlarına sızmaya başladı. Her ne kadar ömürleri boyunca çalışmak, çalışmak ve çalışmaktan başını kaldıramamış ama yine de parasını denkleştirememiş olan ülkeler için bazı noktalardan ötürü anlayabilmesi zor olsa da, aslında bu ülkelerin bir zamanlar biraz gıptayla biraz da öfkeyle baktıkları “Avrupa kültürü” önemli klişelerini kaybetme durumuyla karşı karşıya. Çok büyük şeylerden sanmayın bunları. Yunanistan ve İspanya’da siestalar, İtalya’da sıcak saatlerde dinlenme hakkı, İngiltere’deki “pub kültürü”, Fransız öğle yemeklerinden bahsediyorum. Çünkü kemer sıkma politikaları ekonomiyi kontrol etmeye çalışırken, aslında halkın hayatının tamamını dolduran ve belki de soluklanabildiğini hissettiği sınırlı birkaç saati hedef alıyor.
Hadi Yunanistan’ın siestasının, “Yatmaktan borç yaptılar” diye kötüledik, İtalya’daki öğle saati izinlerine, “Çalışmıyor ki ya bunlar, hep tatil yapıyorlar, tabii batarlar” dedik, iç yağlarımızı erittik (!) Peki Fransız yemeklerine, İngiliz publarına filan kastımız neden?
Aslında bahsettiğim tam da şu: İngiltere’de geçtiğimiz yıl her hafta 16 pub kapandı; İrlanda’da restaurantlar ayakta kalmakta zorlaştıkça ana menü tabaklarının fiyatını düşürüyor ve sonra maliyeti karşılayamayıp sahneden çekiliyor; Fransa’da da artık “uzun yemek molaları” silinmeye başlıyor.
İngiltere ekonomisi 2 çeyrek üst üste daralarak çift dipli resesyona adım attı atmasına, ancak İngiliz medyasının yönlendirmeye çalıştığı şekilde bir düzelme de olmamıştı iki resesyon arasında. New Statesman dergisinin yazarlarından Alex Hern, artı ve eksi yüzde 0.1’lik rakamlar arasındaki farkın aslında iki 0.1 ile 0.3’lük daralma arasındaki mesafeye eşit olduğunu hatırlatarak; “Aslında zaten bir şey değişmemişti” diyor.
Öyle ki, İngiltere’de bir zincire dahil olmak istemeyen publar kapanmaya devam ediyor ve insanlar sokaklarında evlerine giderlerken buldukları mekanı görememeye başlıyor, fiyatlar zincirlere, tekellere takılıyor.
İrlanda tarafında ise haftalık ücretlerin 2008’den 2011’e kadar yüzde 4.3 düşmesi, halkın dışarıda yemek yeme zevkini vuruyor. Ülkedeki lokantalar artık öğle yemeklerinden bahsedemiyorken, akşam yemekleri ile ayakta durmaya çalışıyor. İrlanda’da ana menü tabakları ortalama 2008’de 35 euroyken, şimdi 28 euro. İşin kötü yanı, “ne güzel herkes daha ucuza yiyebiliyor o zaman” şeklinde bir durumun olmaması. Çünkü aslında ne lokantalar batışı önleyebiliyor, ne de halk zevkine devam edebiliyor. Fiyat düşüyor, halk gidemiyor. Ama iflasın geleceği zaman biraz erteleniyor.
Fransa’daysa, alışılagelmiş “uzun yemek” kültürü yavaş yavaş tozlu yapraklar arasına gerilemeye başladı. Kriz önce “uzunluk” kısmını, ardından da “yemek” kısmını hedef aldı. Ülkede eskiden 1.5 saati bulan şarap eşliğindeki öğle yemekleri yerini 15-20 dakikalık sandviç molalarına bıraktı.
Peki, tüm bu kemer sıkma programlarına karşı isyanlar Avrupa halkının “şımarıklık” yapmasından ibaret deyip, işin içinden çıkmak bu kadar basit mi?
Evet, “basit”, fakat ufak bir nokta gözden kaçırılmış oluyor. Bu ifade kullanıldığında, Avrupa halkının aslında günlük hayatını direk kast alan öğeleri korumaya çalıştığını unutmuş oluyorsunuz çünkü.