"Likidite" küresel ekonomiyi "tuzağına" düşürdü
Küresel ekonominin bu hafta yeniden alarm moduna geçmesiyle merkez bankaları Perşembe birbiri ardına adım attı. Çin Merkez Bankası 3 senenin ardından 1 ay içinde ikinci kez politika faizini düşürdü, İngiltere Merkez Bankası varlık alım programını genişletti. Avrupa Merkez Bankası da Avrupalı liderlerin geçtiğimiz haftaki kurtarma şartlarını gevşetme suretiyle yaptığı Brüksel şovunun ardından beklediği kartı gördü ve 25 baz puan faiz indirdi. Danimarka ise daha önce hiç ayak basmadığı bir bölgeye adım attı ve negatif faize geçti. Fed de önceki haftada faizleri daha da aşağı çekebilmek için kısa vadeli tahvillerin uzunlarıyla değiştirilmesini kapsayan Twist Operasyonu'nun süresini uzatmıştı.
Dünyanın en büyük ekonomilerinin merkez bankaları, para politikalarının alışıldık ve alışılmadık tüm sınırlarını, ellerinden geldiğince zorlamaya çalışıyor. Ancak başta Avrupa, ardından ABD'de olmak üzere ekonomiler resesyon seyrine devam ediyor. Euro Bölgesi resmi olarak resesyon sınırları içindeyken, gerçekten resesyonda olmayanlar da yavaşlamak ve resesyona girmekten kaçmaya çalışıyor.
Avrupa, ABD, İngiltere ve Japonya gibi ekonomilerdeki, sayılamayacak kadar çok para politikası hamlesinin yetersiz kalması ve faiz indirimlerinin hiçbir fayda vermemesi, ister istemez temel bir ekonomik kavramı hatırlatıyor: Likidite tuzağı (Liquidity trap).
Rekor düşük/sıfıra yakın faizler, finansal krizden resmi olarak çıkılmasının 3. yılında hâlâ daha ekonomiyi canlandıramıyor. Bu hafta hem ABD hem de Euro Bölgesi'nden gelen rakamlar yüksek işsizlikte ilerleme kaydedilemediğine ve imalat sektörünün yeniden düşüşe geçtiğine işaret etti. Özellikle Euro Bölgesi'nde bankalar birbirine borç vermekten kaçınırken, en gelişmiş ekonomilerde insanlar harcamaktan uzak duruyor. Faizin gidecek yerinin kalmaması ve faiz konusunda ne yapılırsa yapılsın krizi tersine çevirememesi, ekonomiyi desteklemek için faiz silahının kullanılmasını artık neredeyse imkânsız kılıyor. ABD tarafında hâlihazırda tüketilmiş durumda olan faiz atakları, Avrupa'da da sanki “bir şey yapmış görünmek, hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir” düşüncesiyle kullanılıyor.
Faiz politikaları adeta likidite tuzağının tüm olası nedenlerini bir araya topluyor. Japonya deflasyon beklentilerinden kurtulamıyor, Avrupa ve ABD'de insanlar, şirketler ve bankalar gelirlerine yönelik karamsar tahminlerden ötürü harcama yapmaktan çekiniyor ve tasarrufa yöneliyor, bankalar kredi vermekten kaçınıyor ve Avrupa tarafında borçlanma maliyetlerindeki tırmanıştan ötürü, Avrupa Merkez Bankası'ndan aldıkları ucuz parayla hazine tahvillerinin alıcısı olan bankalar da sabırlarının sonuna geldi.
En büyük ekonomiler, bir iktisat öğrencisi için likidite tuzağının, pratiğe nasıl yerleşebileceğinin kusursuz bir örneğini sergiliyor.
Geleneksel ekonomi likidite tuzağı için, “parasal genişleme” ve “helikopter düşüşü” olarak tabir edilen, bankaların bay-pas edilerek, insanlara doğrudan para verilmesi olmak üzere 2 çözüm önerisi sunuyor. Her ne kadar IMF Başkanı Christine Lagarde, Avrupa Merkez Bankası'nın yeniden tahvil alımlarına başlayarak parasal genişlemeye gitmesi gerektiğini söylese de, parasal genişleme hamlelerinin bu krizde işe yaramadığını iddia etmek çok daha hatalı olmayacaktır. Klasik ekonomik teori tarafında para politikası bakımından yalnızca çok da gerçekçi olmayan, tüketimi artırıp, “ekonomiye can vermek” için insanlara doğrudan para verilmesi seçeneği kalıyor.
Keynesçi tarafta ise, baş müritlerinden biri olan Nobelli Paul Krugman'ın da savunduğu, enflasyonun yükselmesine izin verilmesi ve genişlemeci maliye politikaları önerisi bulunuyor.
Para politikalarının işe yaramayacağına ikna olmuş ve/veya kemer sıkma politikalarından yaka silkmiş görünen insanlar, artık hükümetlerden hareket bekliyor. Ancak, genişlemeci maliye politikalarını gerektirecek bu hareketlerin de özel sektör harcamalarını gerçekten destekleyecek hamleler olması gerekiyor ki; aksi takdirde küresel ekonomi, likidite tuzağının yanısıra bir de “Dışlama” (crowding out) etkisiyle boğuşmak zorunda kalabilir.
Dışlama etkisinin yanısıra ülkelerin artan bütçe açıkları da, hükümet harcamalarının sınırlarının belirlenmesinde gerek finansal, gerek de siyasi sınırları zorluyor.
İşte bu durumda küresel ekonomi, hükümetlerin, genişlemeci mali politikalar kapsamında yapacağı harcamaları da geri püskürtürse, o zaman sanırım gerçekten hükümet ve merkez bankalarının insanlara ve kurumlara “harçlık” dağıtmasından başka seçenek kalmayacak gibi görünüyor.