Bloomberght
SON DAKİKA
Bloomberg HT Görüş Dış ticaret açığını daraltmak

Dış ticaret açığını daraltmak

21 Mart 2011, 15:26 Güncelleme :

Son dönemde geleceğe yönelik hedef koymak bir anlamda moda oldu. Örneğin “ihracat hedefi 500 milyar dolar” deniliyor. Global ekonominin 2010 yılında 62 trilyon dolarlık gelir yarattığını ve global ticaret hacminin krize rağmen 15 trilyon doları aştığı bir konjonktürde Türkiye’nin 2023 yılı ihracat hedefinin daha yüksek konulması beklenmelidir. Ama, doğru dış ticaret yapısı kurgulanmak şartıyla.

Son dönemde benim de yer yer ifade ettiğim üzere, “Türkiye’nin ithalatı daha çok sermaye malları ve ara mallarına dayalı olduğu” görüşü aslında sadece bugünün bir gerçeği değil. Söz konusu malların toplam ithalattaki payı, örneğin 1996 Ocak ayında %93 seviyesini gördükten sonra 2001 yılı temmuz ayına dek genelde %85’ler mertebesinde seyretmiş. 2002 Ocak ayında %92 seviyesine ulaşabilen üretim odaklı ithalat olarak adlandırabileceğimiz bu oran daha sonra bu orana hiç ulaşamamış. Aralık 2010 verisine gore de ancak %86’dır. Özetle, ithalatımızda tüketim bazlı olmaktan üretim bazlıya geçtiğimiz yaklaşımı, gerçeği pek de yansıtmamış oluyor. Zira zaten öyle idik…

Peki sadece yatırım malı (sermaye malı) ithalatının toplamdaki payı nasıl gelişti? 1996 ve 1998 aralık aylarında %28’e ulaşan oranın 2003 yılında %12’nin altını dahi gördükten sonra bugünkü seviyesi %19’lara gelebilmiştir.

Öte yandan, ihracat tarafına baktığımızda, acaba bu kadar sermaye malı ve ara malı ithal eden Türkiye hangi malları ihraç edebilmiş. Burada ne yazık ki, Türkiye’nin hammadde ve nispeten ara malı ağırlıklı bir ihracat yapabildiğini görürüz. Söz konusu oranın 2005 yılı öncesinde %37-47 bandında gezindiğini saptarken, 2005 sonrasında %45-57 bandına yükseldiğini görürüz. Ne azaldı ki; hammadde ve ara malı ağırlıklı ihracata döndük öyleyse? Cevap TÜİK’in verilerinde yer buluyor. Tüketim malı ihracatımızın payı geçmişteki %50-55 oranlarından düşüyor %40’lara.

Ticarette taşeron olma ve hammadde satıcı olma özelliği devam ettiği müddetçe dış ticaret açığına (ve dolayısıyla cari açığa) yönelik kalıcı çözüm üretmek de mümkün olmayacaktır. Türkiye’nin global piyasalarda talep gören ve hatta kendisinin talepçi olduğu nihai ürünlerde rekabetçi gücünü artırması temel koşul görünüyor. Dış ticaret yapısının iyi kurgulanması halinde; “petrolden kaynaklanan cari açık anlayışının” da doğru olmadığını da teyit edeceğimize inanıyorum. Üretime dayalı ihracat anlayışı doğal olarak maliyetlerde petrol giderlerini içermekte ve nihai mal fiyatlarının üzerinden finansa edilebilmektedir. Dolayısıyla, bir ülkede verimli işletmecilik modellerinin kurgulanaması neticesinde yanlış yargılara varılabiliyor. Öyle ki, olay yanlış kanaat ile sadece finansman tarafına endeksli hale getiriliyor ve deniliyor ki; “yabancı yatırımları doğrudan çekmeliyiz, sıcak para girişini kontrol etmeliyiz”. Açıkla büyüme modelinin yanlışlarına bir başka yazıda geleceğim.