Reel Faizin sıfır olmasına yönelik tartışmalar pratikte ve teoride yüz yılı aşkın bir tartışma konusudur.
Sayın Başbakan’ın aslında paradan para kazanan kitlelere yönelik bir mesaj vermek istediğini düşünüyorum. Zira, özellikle son 1 yıldır gerek Sayın Babacan, gerekse Başbakan her fırsatta iki hususa dikkat çekmekteydi. Birisi, bankaların kriz döneminde bir başarısı ve performansı varsa bunda başrolün hükümete ait olduğuna ilişkindi. Diğeri ise, özellikle reel kesim krizde ciddi sorun yaşarken, bankaların açıklanan kârları ile parmak ısırtmasıydı.
Son 1 yıldır, bir yandan BDDK, bir yandan TCMB aldıkları zincirleme kararları ile bankalara hesap sormaya zaten başlamıştı. Bir de üstlerine ben varım diyen Rekabet Kurulu da eklendi. Artık, yüksekten uçan bankaların kanatları eski gücünde değildi ve bankalar irtifa kaybetmeye başladılar. Netice itibariyle, gördük ki, 2011 yılı ilk çeyreğinde bankacılık kesimi karlılığı bir önceki yıla göre %13.2 azalma gösterdi.
Özetle gördüğümüz; bankacılık karlılığının azaltılması yönündeki “hedefe” ulaşılıyor.
Bu noktada; “0” reel faiz açıklaması ile herhalde mevduat bankacılığının kârlılığı daha da azalma eğilimine gidebilir. Bankalar açısından değerlendirdiğimizde; üç faktöre odaklanabiliriz. Bunlar mevduat faizi, kredi faizi ve enflasyon hedefi. Kurgulayacağımız senaryolara göre, mevduat faizi ile hedef enflasyon aynı olursa kredi faizi doğal olarak her ikisinden de büyük hedeflenmeyecek midir? Ya da kredi faizi de diğerlerine yani mevduat faizi ve hedef enflasyona eşit tutulabilecektir. Öyle olursa; bu sefer de finans teorisi alt üst olacaktır. Neden mi? Firmadan firmaya risk primleri farklıdır çünkü. Her bir firmanın riski de bir diğerinden farklıdır: Öyleyse, uygulanacak risk primleri farklı olacağından kredi faizleri de farklılaşmak durumundadır.
Bu arada unutmadan kredi faizi devlete verilen krediyi, yani devlet kâğıtlarına yatırımı da içermelidir. Böyle düşündüğümüzde ise, iş daha çetrefilli olur. Efendim, “sıfır” reel faiz ile devlet kağıtları referans faizinin hedef enflasyona eşit olması beklenirse, vatandaşın parasını gidip bankalara yatırmasına da pek gerek kalmaz. Zira, zaten vatandaşın parası doğrudan devlete yatırıldığında enflasyona endeksli kazanç sağlayacak, yani “sıfır” reel faiz. Aynı vatandaş, parasını bankaya vadeli mevduat hesabına yatırsa da, banka zaten gidip devlet kağıdı alacağından fazla kazanç imkanı olmayacak ki (bankaya niye masraf komisyon ödesin). Öte yandan, devlet açısından reel faizi sıfır uygulamaya çalışırsak, özel kesim açısından nasıl olacak. Özel şirket tahvilleri de enflasyona endeksli mi satılsın? Az önce ifade etiğimiz gibi öyle olursa yatırımcılar riski en düşük şirket tahvillerini alacaklar, diğerleri nasıl fon sağlayacaklar?
Pratikten dönelim biraz gerçek teori konuşmaya... Modigliani-Miller önermelerine göre piyasaların mükemmel çalışması halinde firmaların sermayeyi hangi kaynaktan bulduklarının piyasa değerine bir etkisi olmayacağıdır. Bir anlamda finansman maliyeti farklılaşmamaktadır. Bu mükemmelliği bozan ana unsurların başında vergi uygulamalarının farklılaşması gelmektedir. Türkiye’de de geçerli olduğu üzere, firmalar bankalardan borç kullanırlarsa öz sermaye kullanmaya göre daha avantajlı oluyor. Çünkü, faiz giderlerini matrahtan düşüyorlar (Bu konuya başka bir yazıda ayrıca daha derin değineceğim). Öyleyse “sıfır” faiz düşüncesini uygulama yönünde vergi konusuna öncelikle el atmak gerekir.
Son olarak, aklımıza şu iki husus geliyor: Sıfır faiz uygulaması için mevcut mevduat bankacılığının işi daha da zorlaşacağına göre nasıl bir bankacılık öne çıkabilir? Cevap açık, katılım bankacılığı. İkinci bir husus, yeni para politikası sürecinde Merkez Bankası ne tür bir değişikliğe gereksinim duymak durumundadır? Yanıt açık, piyasa faizlerine uygun enflasyon hedefleme (?).