Merkezler eriyor, Çevre sistemleşiyor mu?
Merkez sonrası siyaset…
Birkaç ay önce Zohran Mamdani’nin New York zaferi sonrası ABD’de sandıktan çıkan mesaj “sisteme öfke” diye not düşmeye çalışmıştık.
Avrupa’da ise 2026 itibarıyla mesaj daha ileri bir aşamaya geçiyor mu diye sormamak elde değil.
Sistem sorgulanıyor, alternatifler test mi ediliyor?
2026 Avrupa seçimleri takvim değil yoksa eşik mi?
Eşiğin adı da yukarıda yazdığım gibi merkez sonrası siyaset olabilir mi?
Son olarak İngiltere’de Keir Starmer’ın İşçi Partisi’nin yaşadığı oy kaybı, dünyanın geri kalanından bağımsız değil.
Olan şu; seçmen sağa değil, daha sola (bazı yerlerde Yeşillere) yöneldi ama aynı anda sağ-popülist Reform UK de alan kazandı. Bu, Avrupa ve dünya genelinde gördüğümüz eğilimin özeti gibi… Seçmen merkezden kaçıyor ama tek bir yöne gitmiyor.
Avrupa siyasetinde artık seçimler sonuç üretmiyor. Daha çok biriken gerilimleri görünür kılıyor. İngiltere’de bir ara seçimde İşçi Partisi’nin soldan oy kaybetmesi nasıl bir uyarıysa, 2026 boyunca Avrupa’nın farklı ülkelerinde yapılacak seçimler de aynı hikayenin farklı sahneleri olacak gibi.
2026 ideolojik fay hatlarının açıkça test edileceği bir yıl. Avrupa’nın ötesinde, örneğin Brezilya’da da. Karşı karşıya olunan mesele bir “iktidar değişimi” değil. Daha derininde siyasal merkezin erimesi ve yerine neyin geçeceği sorusu.
Bir tarafta merkez ya da radikal sağ, ulusal-muhafazakâr bloklar, diğer tarafta sosyal demokrat liberal-merkez ve sosyalist sol ile yeşil hareketler.
Özellikle Viktor Orbán gibi liderler göç, Ukrayna savaşı ve yaptırımlar konusunda Avrupa Birliği çizgisine açıkça meydan okuyor. Milei ve “oğul” Bolsonaro gibiler Trumpizm’in bayrağını taşıyor.
Seçimler artık sadece ulusal değil, jeopolitik referandumlara dönüşüyor.
2026 seçimlerinin arka planında:
-Yaşam maliyeti krizi; gıda, enerji ve barınma maliyetleri belirleyici,
-Kimlik ve güvenlik siyaseti ile göç ve çatışma ortamı seçmenin duygusal kararlarını şekillendiriyor,
-İklim ve dönüşüm ekonomisi, sürdürülebilir politikalar artık “lüks” değil, refaha dayalı ekonomik model tartışması yaratıyor.
Bu nedenle sosyalist figür ve hareketlerin yükselişi ile aşırı sağın yükselişi aynı anda mümkün oluyor.
Çünkü ikisi de mevcut modele itiraz ediyor ama farklı yönlerden.
Bu seçimlerin sonunda kim kazanacak sorusu yanıltıcı olabilir. Daha doğru soru şu:
Avrupa dahil dünya yeni bir merkez üretebilecek mi?
Şu anki tabloya göre merkez partiler oy kaybediyor, radikal ve popülist sağ kalıcılaşıyor, sosyalist sol genişliyor.
Bu üçlü yapı sürdürülebilir değil. Ama henüz yerine gelecek model de net değil.
Seçimler ilk bakışta farklı ulusal gündemlere sahip gibi görünse de aslında ortak soruların etrafında şekilleniyor. Çalışmanın, emeğin ve refahın geleceği…
Bugün seçmen davranışını sadece enflasyon, göç ya da savaş belirlemiyor. Bunların arkasında daha derin endişeler yatıyor.
Yapay zeka ve otomasyonun hızlanmasıyla birlikte; beyaz yaka işler parçalanıyor, orta sınıf daralıyor, verimlilik görünüşe göre artarken gelir dağılımı bozuluyor.
Bu klasik ekonomik döngülerden farklı. Çünkü bu kez kriz geçici değil; yapısal bir dönüşüm.
Bu sorunun merkezinde ise giderek daha görünür hale gelen bir başlık var, yapay zeka !
Dünyanın oy deposu çalışan kesimlerin karşı karşıya olduğu tabloyu en iyi anlatan şey, Hamlet’te Hamlet’in o ünlü tiradı:
“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.”