2026’nın Mart ayına gelindiğinde insanlık yine aynı şeyi başarmış görünüyor.
Aynı anda hem dünyayı kurtarmaya çalışıyor hem de onu nasıl daha hızlı ve verimli şekilde “karmaşık” hale getirebileceğini ispat ediyor.
Buna “ilerleme” diyenler var elbet ama daha temkinliler buna sadece “tevafuk” demeyi tercih ediyor gibi.
Bir tarafta jeopolitik sahnede neo-klasik senaryo yeniden oynanıyor. Gücün sınırları tartışılıyor, yöntemler güncelleniyor, eski düşmanlıklar yeni isimlerle yeniden etiketleniyor.
Diplomasi hala var. Ama çoğu zaman bir basın açıklamasının satır aralarında saklanan pasif-agresif bir kaçış formuna dönüşmüş durumda.
Haritalar değişmese bile anlamları sürekli güncelleniyor. Herkes “istikrar” diyor ama kimse aynı şeyden bahsetmiyor.
Tam bu esnada, insanlığın diğer büyük uğraşı yapay zeka sahnede.
Yapay zekaya dair tartışmaların tonu da en az jeopolitik ajanda kadar tanıdık.
Bir grup “teknoloji insanlığı özgürleştirecek” diyor. Diğer grup ise “teknoloji insanlığı gereksiz kılacak” diye ekliyor.
Bu da ayrı bir tevafuk !
Artık makineler yazıyor, çiziyor, konuşuyor.
İstihbarat topluyor, vuruyor, kaçıyor !
Hatta bazı durumlarda insanlardan daha da ileri gidiyor.
Bu durumdan memnun ve rahatsız olanlar var. Çünkü insanlığın yüzyıllardır gurur duyduğu şeylerden biri de tutarsızlıklarını bile kendine özgü bir zarafetle savunabilmesi değil mi?
Teknoloji şirketleri her zamanki gibi umut satıyor. Daha hızlı, daha akıllı, daha bağlantılı bir dünya…
Aynı cümlelerin alt metninde ise şu gizli dipnot okunabiliyor: “Yan etkiler, umulmadık sonuçlar olabilir.”
Ama kimse prospektüsü sonuna kadar okumuyor. Zaten tarih boyunca kim okudu ki?
Birileri yapay zekayı düzenlemeye çalışırken, yapay zeka da devletlerin nasıl çalıştığını öğreniyor. Devletler, yapay zekayı “hızlı” sonuçlar almak için “özel” amaçlarla kullanıyor.
Bu karşılıklı öğrenme süreci, dışarıdan bakıldığında bir satranç oyunu gibi. İçeriden bakıldığında ise herkesin kuralları oyun başladıktan sonra tartıştığı bir masa oyununa daha çok benziyor.
Bu sırada bireyler de kendi küçük evrenlerinde büyük sorularla baş başa
!
“Bu metni ben mi yazdım yoksa bana yazdırıldı mı?”
“Karar veren ben miyim yoksa bana en makul seçeneği sunan algoritma mı?”
“Endişelenmem gerekiyor mu yoksa bu da geçecek bir trend mi?”
Sorular çoğaldıkça cevaplar sadeleşiyor.
“Duruma göre değişir.”
Belki de en ironik olan, insanlığın kendi yarattığı sistemlerin kontrolünden çıkmasından korkarken aynı anda bu sistemleri daha da karmaşık ve vazgeçilmez hale getirmek için durmaksızın çalışması ve insanlığın kontrolden çıkması.
Bu çelişkiyi fark edenler var. Ama fark etmek, “durdurabilmek” anlamına gelmiyor.
Sonuçta her şey bir şekilde aynı noktaya bağlanıyor.
Jeopolitik gerilimler, teknolojik sıçramalar, ekonomik dalgalanmalar… Hepsi birbirine değmeden ilerliyormuş gibi yapıyor ama aslında aynı hikayenin farklı paragrafları...
Ve insanlar bu paragrafları okurken sanki hala aynı cümleyi kuruyor: “Ne garip bir tevafuk.”