Yapay Zekâ mı, bahane mi? İşten çıkarmaların yeni hikâyesi
Son dönemde katıldığım toplantılarda dikkatimi çeken ilginç bir ortak nokta var. Masada genelde büyük şirketlerin İnsan Kaynakları başkanları oluyor ve doğal olarak gündem “insan.” Ama konuşmaların bir yerinde konu neredeyse kaçınılmaz şekilde yapay zekâya geliyor. Ve o anda birçok CEO’nun İK başkanına sorduğu soru şaşırtıcı derecede benzer:
“AI geldi… kaç kişiyi çıkaracağız?”
Bu soru aslında bugünün iş dünyasında yaşanan zihniyet değişimini çok net özetliyor. Yapay zekâ artık sadece bir teknoloji yatırımı değil; organizasyonel kararların, hatta işten çıkarmaların gerekçesi haline gelmiş durumda.
Tam da bu noktada son dönemde karşıma çıkan çarpıcı bir kavram var: “AI redundancy washing.” Deutsche Bank analistlerinin dikkat çektiği bu kavram, şirketlerin işten çıkarmaları yapay zekâ dönüşümü hikâyesiyle yeniden çerçevelemesini ifade ediyor. Yani gerçekte maliyet baskısı, verimsizlik ya da ekonomik zorluklar nedeniyle alınan kararlar, dışarıya “stratejik AI dönüşümü” olarak anlatılıyor. Hikâye değişiyor, gerçek çoğu zaman aynı kalıyor.
Aslında bu refleks yeni değil. İş dünyası yıllardır zor kararları “yeniden yapılanma”, “optimizasyon” ya da “verimlilik artışı” gibi daha yumuşak kavramlarla anlatıyor. Ama bugün fark şu: Yapay zekâ bu anlatıya güçlü bir meşruiyet katıyor. Çünkü kimse geride kalmak istemiyor. AI, şirketler için hem bir fırsat hem de ciddi bir baskı unsuru.
Son iki yılda yaşanan gelişmelere baktığımızda bu tablo daha da netleşiyor. Büyük şirketler on binlerce kişilik işten çıkarmaları “iş yapış şeklinin dönüşümü” ya da “AI destekli operasyonlara geçiş” gibi ifadelerle duyurdu.
Hatta yakın zamanda Oracle cephesinde yaşananlar bunun çarpıcı bir örneği oldu. Pazartesi sabaha karşı binlerce çalışan, “Oracle Leadership” imzalı tek bir e-posta ile işlerini kaybettiklerini öğrendi. Toplamda 20.000 ila 30.000 kişinin etkilendiği, yani şirketin yaklaşık %18’ine denk gelen bu kararın arkasında ise dikkat çekici bir gerçek vardı: Şirket, yapay zekâ veri merkezlerine agresif yatırım yapıyor ve bu kesintilerin 8–10 milyar dolar nakit akışı yaratması bekleniyor.
Ama işin kritik tarafı şu: Bu bir “AI başarısı” mı, yoksa bir “maliyet optimizasyonu” mu?
Çünkü aynı dönemde birçok CEO’nun iç toplantılarda dile getirdiği başka bir gerçek var. Yapay zekâ yatırımları henüz beklenen verimlilik artışını yaratmış değil. Yani dışarıdaki hikâye ile içerideki gerçek arasında ciddi bir boşluk oluşuyor.
Zaten Deutsche Bank analistlerinin de altını çizdiği temel mesele bu. Yapay zekâya yapılan devasa yatırımlara rağmen, bu yatırımların iş sonuçlarına etkisi hâlâ sınırlı ve dengesiz. Özellikle teknoloji devleri dışında kalan şirketlerde AI çoğu zaman pilot projeler seviyesinde kalıyor. Sunumlarda büyük, organizasyon içinde ise henüz ölçeklenememiş bir gerçeklik söz konusu.
Bu durum doğal olarak beklenti ile gerçeklik arasında bir gerilim yaratıyor. Yatırımcılar hızlı sonuç bekliyor, yönetim kurulları somut çıktı görmek istiyor. İşte bu baskı ortamında “AI redundancy washing” devreye giriyor. Çünkü işten çıkarmayı “ekonomik zorunluluk” olarak anlatmak yerine “geleceğe yatırım” olarak sunmak çok daha güçlü bir hikâye yaratıyor.
Ancak burada gözden kaçırılan kritik bir nokta var: Yapay zekânın yarattığı değer henüz eşit dağılmış değil. Bugün AI’dan en büyük faydayı sağlayanlar, bu teknolojiyi erken benimseyen ve ciddi altyapı yatırımı yapabilen sınırlı sayıda şirket. Geri kalanlar ise yatırım yapıyor ama aynı hızda geri dönüş alamıyor. Bu da organizasyon içinde şu soruyu büyütüyor:
“Bu kadar yatırım yaptık, karşılığını ne zaman alacağız?”
Üstelik işin sadece yazılım tarafı da yok. Yapay zekânın önünde ciddi yapısal engeller bulunuyor: veri kalitesi, regülasyonlar, güven sorunları ve belki de en önemlisi enerji ve altyapı. Veri merkezlerinin artan enerji ihtiyacı artık sadece teknoloji şirketlerinin değil, enerji politikalarının da konusu haline gelmiş durumda. Yani mesele sadece algoritma değil; aynı zamanda fiziksel dünya.
Buna rağmen yapay zekâ bir “balon” değil. Dönüşüm gerçek. Ama beklenenden daha yavaş, daha maliyetli ve daha karmaşık ilerliyor. Küresel projeksiyonlar önümüzdeki yıllarda milyonlarca işin ortadan kalkacağını, ama daha fazlasının yeniden oluşacağını gösteriyor. Ancak bu geçiş süreci kaçınılmaz olarak sancılı olacak.
İşte tam da bu yüzden bugün asıl mesele şu:
Şirketler gerçekten yapay zekâ ile dönüşüyor mu, yoksa bu dönüşümü anlatmak için mi yapay zekâyı kullanıyor?
Çünkü hikâyeyi değiştirmek kolay. Ama gerçek dönüşüm, çalışan sayısında değil; yaratılan değerde kendini gösterir.