İnovasyonun Gerçek Yüzü: Güç, Kontrol ve Rekabet
Uzun yıllar inovasyon denince akla aynı kelimeler geldi: yaratıcılık, girişimcilik, teknoloji, risk alma. Bugün bu listeye sessiz ama çok daha belirleyici bir kavram eklendi: jeopolitik.
Çünkü inovasyon artık sadece daha iyi ürün üretmek değil; kimin kazanacağını, kimin oyunun dışında kalacağını ve kuralları kimin yazacağını belirleyen bir güç alanına dönüştü.
Bugün inovasyon yalnızca laboratuvarlarda ya da start-up ofislerinde şekillenmiyor. Washington’da, Pekin’de, Brüksel’de; hatta limanlarda, gümrük kapılarında ve savunma bakanlıklarında yazılıyor. Çipler, yapay zekâ altyapıları, veri merkezleri ve stratejik teknolojiler artık sadece ekonomik ürünler değil; politik güç unsurları.
Bu dönüşümün ne kadar derin olduğunu şirketlerin kendi itirafları gösteriyor.
McKinsey’nin 2024 Küresel CEO araştırmasına göre yöneticilerin %65’inden fazlası, şirketlerinin inovasyon stratejisini artık doğrudan jeopolitik risklere göre yeniden şekillendirdiğini söylüyor. PwC’nin son CEO Survey çalışması ise CEO’ların %70’inin, önümüzdeki iki yılın en büyük büyüme riskini “jeopolitik belirsizlik ve düzenleyici parçalanma” olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Yani inovasyon artık yalnızca “ne üretiyoruz?” sorusu değil;“nerede, kimle ve hangi siyasi iklimde üretiyoruz?” sorusu.
Çipler: Yeni Soğuk Savaş Cephesi
ABD’nin Çin’e yönelik çip ihracat kısıtlamaları basit bir ticaret hamlesi değil; açık bir teknoloji savunma hattı. Çin ise yüz milyarlarca dolarlık kamu fonuyla kendi yarı iletken ekosistemini kurmaya çalışıyor. Avrupa Birliği de “Chips Act” ile teknolojik bağımsızlığını güvence altına alma peşinde.
On yıl önce çip yatırımı yapan şirketler maliyet ve verimlilik konuşuyordu.Bugün aynı şirketler şu soruyla hareket ediyor: “Yarın hangi ülkede üretirsem daha güvende olurum?”
İnovasyonun adresi artık mühendislik kapasitesiyle değil, jeopolitik güvenle belirleniyor.
Yeni Cephe: Yapay Zekâ, Veri ve Savunma
Son iki yılda asıl sertleşen mücadele alanı ise yapay zekâ, veri egemenliği ve savunma teknolojileri oldu.Yapay zekâ modelleri, askeri sistemler, siber güvenlik altyapıları ve uzay teknolojileri artık şirket rekabetinin ötesinde ulusal güvenlik başlığı olarak ele alınıyor.
ABD, yapay zekâ ve yüksek hesaplama altyapılarını stratejik varlık ilan ederken; Çin bu alanları devletin doğrudan yönettiği bir sanayi programı içine aldı. Avrupa ise veri egemenliği, regülasyon ve güvenlik ekseninde kendi modelini oluşturmaya çalışıyor.
Bu tablo inovasyonun doğasını kökten değiştirdi: İnovasyon artık yalnızca pazar kazanmak için değil, egemenlik korumak için yapılıyor.
Sanayi Politikaları ve Tedarik Zinciri
Uzun süre “piyasa her şeyi çözer” denildi. Bugün devletler yeniden sahada. Yarı iletkenlerden yapay zekâya, savunma teknolojilerinden ileri üretime kadar birçok alanda kamu fonları, teşvikler ve koruyucu ticaret politikaları devrede.
Aynı anda şirketler tedarik zincirlerini yeniden çiziyor.“Just in time” yerini “just in case” anlayışına bırakıyor. Yakın coğrafya, dost ülkeler ve güvenilir ortaklar öne çıkıyor.
İnovasyon artık sadece yeni ürün geliştirmek değil; krizlere dayanıklı sistemler kurmak anlamına geliyor.
Türkiye Nerede Duruyor?
Türkiye için bu dönüşüm hem risk hem fırsat. Coğrafi konumu, üretim altyapısı ve genç iş gücü önemli avantaj. Ancak bu avantajı kullanabilmek için inovasyonu yalnızca teknoloji yatırımı olarak değil, jeopolitik bir konumlanma olarak görmek gerekiyor.
Çip, yapay zekâ, savunma, veri merkezleri ve ileri üretim gibi alanlarda atılacak her adım, Türkiye’nin küresel değer zincirindeki yerini doğrudan belirleyecek.
Hoş Geldin 2026!
Yeni yıla girerken yarışın daha da sertleştiğini net biçimde görüyoruz. Teknoloji hızlanacak; fakat asıl mücadele nerede üretildiği, kiminle geliştirildiği ve hangi politik zeminde büyüdüğü üzerinden şekillenecek. Devletler sanayi politikalarını daha görünür ve daha müdahaleci kullanacak. Şirketler için inovasyon, ürün geliştirmekten çok küresel riskleri doğru okuma becerisi hâline gelecek.
Ve asıl soru şu olacak: