İktisat bir bilim midir? Futbol için de benzer soru sorulabilir mi?
Bilimsel düşüncenin temelinde ölçmek, değerlendirmek ve hatalardan öğrenmek vardır. Oysa Türk futbolunda başarısızlıkların ardından genellikle kişiler değişiyor fakat sistem aynı kalıyor.
Bir spor programında yorumculardan biri “Futbol bir bilimdir hatta birçok bilimden yararlanan bir bilimdir” dedi.
Bu cümleyi duyunca aklıma yıllardır tartışılan başka bir soru geldi:
İktisat bir bilim midir?
İlk bakışta iki alan arasında pek ilişki yokmuş gibi görünebilir. Oysa ikisi de insan davranışlarıyla ilgilenir mesela.
İkisi de veri toplar, model kurar, tahminlerde bulunur. Ve ikisi de aynı temel olgularla karşı karşıyadır. İnsanlar çoğu zaman irrasyoneldir. Farz ettiğimiz gibi rasyonel değil. Bu da model ve tahminlerimizde başarı oranında oldukça belirleyicidir. Futbolda da, iktisatta da…
Fakat iktisat bize çok önemli bir şey öğretir. Başarı ile başarı beklentisi aynı şey değildir.
Örneğin ekonomide yüksek büyüme beklentisi oluşturabilirsiniz. Piyasalara güven verebilirsiniz. Güçlü açıklamalar yapabilirsiniz. Geleceğin parlak olduğuna herkesi ikna edebilirsiniz. Ancak üretkenlik, verimlilik ve kurumsal kalite yeterli değilse sonuç değişmez.
Futbolda da durum pek farklı değildir.
2026 Dünya Kupası’na giderken Türkiye belki de tarihinin en yüksek beklenti seviyelerinden birine sahipti. Kadro değeri, oyuncuların oynadığı kulüpler ve uluslararası görünürlük açısından geçmiş kuşakların çoğundan daha güçlü bir oyuncu grubundan söz ediliyordu. Reklam değeri çok yükselti. Teknik direktörün kariyerinin son kısmı ve tecrübesi de kamuoyunda önemli bir güven oluşturuyordu.
Üstelik kura da Türk futbol tarihinin gördüğü en zorlu kuralardan biri değildi. Zaten kupaya 48 takım katılıyordu. Avrupa’da ilk 4 kapısının ucundan dönen takım, burada en az son 16’yı zorlamalıydı birçoklarına göre.
Tam da bu nedenle ortaya çıkan başarısızlık sıradan bir sportif sonuç olarak değerlendirilemez.
İktisatçılar bazen beklenti yönetimi ile gerçek performans arasındaki farkı açıklamak için “balon” kavramını kullanırlar. Bir varlığın değeri, onu üreten gerçek kapasitenin önüne geçtiğinde balon oluşur.
Futbolda da benzer bir durum yaşanabilir. Takımın gerçek gücü ile takım hakkında oluşturulan algı arasındaki mesafe açıldığında beklenti balonu ortaya çıkar.
Türkiye’nin yaşadığı sorun biraz da buydu sanki.
Henüz turnuvaya gidilmeden oluşan atmosfer ölçülü bir özgüven atmosferi değildi. Tuhaf destek biçimleri ve propagandalar, federasyonun söylemleri, medyanın haleti ruhiyesi ve futbol kamuoyu, başarıyı ihtimal olmaktan çıkarıp adeta peşinen kazanılmış bir hak gibi sunmaya başladı. (Teknik direktör ve takım kaptanı da buralara gelinmesini başarısızlık sonrası bir çıta olarak sundular.)
Oysa bilimsel düşünebilme tam bu noktada devreye girer.
Bilim, özellikle de iktisat gibi sosyal bilimler bize olasılıklarla düşünmeyi öğretir. Bir takım güçlü olabilir ama başarısız da olabilir. Bir ekonomi büyüyebilir ama kırılgan da olabilir. Bir şirket piyasada performansı ile göz doldurabilir ama bir biçimde batabilir.
Bilimsel zihniyetin ilk şartı tevazudur.
Çünkü veriyle uğraşan herkes bilir ki belirsizlik hiçbir zaman tamamıyla ortadan kalkmaz.
Ne var ki, Türk Milli Takımı adına hepi topu 2 maçta sahada görülen performans ile saha dışındaki özgüven arasındaki makas açılmaya başladı. Oyuncuların açıklamalarında, teknik heyetin değerlendirmelerinde ve federasyon yönetiminin tutumunda zaman zaman eleştiriyi kınayan/küçümseyen, başarının doğal bir sonuç ya da kısmet olduğu varsayımına dayanan bir üslup görüldü.
Bu noktada mesele artık futbol olmaktan çıkıyor ne yazık ki.
Çünkü iktisat/finans tarihinde de benzer örnekler vardır. Başarısız olan kurumların önemli bir bölümü bilgi eksikliğinden değil, aşırı özgüvenden dolayı başarısız olur.
Riskleri küçümserler. Uyarıları dikkate almazlar. Eleştiriyi düşmanlık olarak görürler. Sonunda gerçeklik, beklentilerin üzerine çıkar ve faturayı keser.
Futbol sahası da gerçekliğin en acımasız göründüğü yerlerden biridir.
Top rakibin ağlarına girmediğinde söylemler ya da hesaplamalar işe yaramaz. Basın toplantıları puan kazandırmaz. Sosyal medya etkileşimleri maç kazandırmaz. Ünvanlar gol atmaz.
Saha bütün iddiaları test eden son laboratuvardır.
Belki de bu nedenle futbol gerçekten bir bilim değildir ama bilimsel düşüncenin önemini gösteren en iyi alanlardan biridir.
Çünkü futbol bize sürekli dersler verir. Hele ki günümüzdeki endüstriyel futbol !
Veri yerine övgüye, analiz yerine propagandaya, kurumsal akıl yerine kişisel karizmaya, eleştiri yerine sadakate güvenen sistemler bir noktada gerçeklikle karşılaşır.
Türkiye’nin 2026 Dünya Kupası’ndan 1 haftada ayrılıyor oluşu yalnızca kaçan bir fırsat ya da başarısızlık değildir. Bu sonuç aynı zamanda yönetim anlayışının, beklenti üretme biçiminin ve başarıyı algılama tarzının da bir sınavıdır.
Bilimsel düşüncenin temelinde ölçmek, değerlendirmek ve hatalardan öğrenmek vardır. Oysa Türk futbolunda başarısızlıkların ardından genellikle kişiler değişiyor fakat sistem aynı kalıyor.
Piyasanın sık başvurduğu bir sözü hatırlayalım; “Piyasayı kandırabilirsiniz ama gerçekliği kandıramazsınız.”
Futbol için de benzer bir cümle kurulabilir belki… Kamuoyunu ikna edebilirsiniz, manşetleri kontrol edebilirsiniz, beklentileri yükseltebilirsiniz. Ama sonunda skorbordu ikna edemezsiniz.
Dediğimiz gibi iktisat da tıpkı futbol gibi insan davranışlarını inceler. Faiz artırılır, enflasyon düşmeyebilir. Teşvik verilir, yatırım beklenen ölçüde artmayabilir. Çünkü toplumsal hayat fizik laboratuvarı değildir. Futbol da aynı nedenle fizik değildir.
Ama skorbord tıpkı bilim gibi kimsenin unvanına saygı göstermez.