Kırılma yılı 2016, Brexit, Trump ve Montella
Takvimde yalnızca on iki ay süren ama etkileri onlarca yıl devam eden yıllar var.
Mesela 2016 !
İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılma kararı, Donald Trump'ın ABD başkanı seçilmesi, Türkiye'nin başından geçenler, Avrupa'da yükselen radikal sağ ve sağ popülizm, küreselleşmenin sorgulanmaya başlaması...
Bunların tamamı sanki aynı kırılmanın farklı yüzleriydi.
Soğuk Savaş sonrasında oluşan "liberal dünya düzeni" 2016'da ilk büyük siyasi depremi yaşadı. 2008, finansal olarak başlayıp ekonomik depreme dönüşmüştü.
1980’lerden itibaren dünya sınırların önemini kaybedeceği, ticaretin herkesi zenginleştireceği, demokrasinin doğal olarak yayılacağı ve küreselleşmenin geri döndürülemez olduğu varsayımı üzerine kurulmuştu. Avrupa Birliği ve NATO büyüyor, Çin dünya ekonomisine entegre oluyor, ABD ise bu düzenin merkezi olarak görülüyordu.
Fakat 2008 küresel finans krizinin yarattığı ekonomik sarsıntılar hiçbir zaman tam anlamıyla onarılamadı. Gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın erimesi, göç hareketleri ve kültürel kaygılar Batı demokrasilerinde sessiz bir öfke biriktirdi.
2016 bu öfkenin sandıkta görünür olduğu yıldı.
Brexit referandumu yalnızca İngiltere'nin Avrupa Birliği'nden ayrılması değildi. Aynı zamanda küreselleşmeye karşı verilen ilk şoke edici tepkiydi. "Kontrolü geri alalım" sloganı ekonomik olduğu kadar psikolojikti de. İnsanlar sadece sınırlarını değil, hayatları üzerindeki söz haklarını kaybettiklerini düşünüyordu.
Bundan birkaç ay sonra Donald Trump'ın seçilmesi ise bu dalganın Atlantik'in öte yakasına geçtiğini gösterdi.
Trump'ın "America First" söylemi yalnızca bir seçim sloganı değildi. Serbest ticaretten uluslararası ittifaklara kadar II. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen Amerikan dış politikasının sorgulanması anlamına geliyordu. Washington ilk kez, kurduğu düzeni sorgulayan bir başkan seçmişti.
O günlerde birçok yorumcu bunları geçici bir sapma olarak değerlendirdi.
Bugün ise görüyoruz ki bunlar yeni bir dönemin fragmanıymış.
______________
Türkiye ise aynı yıl kendi tarihinin belki de en travmatik günlerini yaşadı.
Türkiye'nin yeni on yılı şekillenmeye başladı. Dünya küreselleşmeyi tartışırken Türkiye güvenliği tartışıyordu.
Fakat iki tartışmanın ortak noktası aynıydı:
Belirsizlik.
İlginçtir ki aynı yıl Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın EURO 2016 serüveni de dönemin ruhunu küçük ölçekte yansıtan bir tabloya dönüştü. Turnuvaya yine büyük umutlarla gidilmişti. 2008’deki yarı final çıta olarak konulmuş ve “bu kez kupa, olmazsa da final” söylemine kadar varılmıştı,
Arda Turan, Burak Yılmaz, Hakan Çalhanoğlu, Emre Mor gibi isimlerle önemli bir jenerasyon vardı.
Ancak turnuva boyunca konuşulanlar futbol olmadı.
Prim tartışmaları, oyuncular arasındaki gerginlikler, medya ile yaşanan polemikler, takım içindeki gruplaşma iddiaları ve teknik heyet üzerindeki baskılar saha içindeki performansın önüne geçti.
Hırvatistan ve İspanya yenilgileri sonrasında oluşan atmosfer, Çekya karşısında alınan galibiyetle bile tam olarak değişmedi.
Türkiye turnuvadan erken ayrıldı.
Fakat geriye kalan asıl görüntü, ortak hedef yerine iç tartışmaların öne çıktığı bir organizasyondu.
Bugünden bakınca o turnuva yalnızca başarısız bir futbol hikayesi gibi görünmüyor.
Toplumun genel ruh hâlinin küçük bir yansıması gibi duruyor.
Çünkü 2016'da sadece siyaset değil, güven duygusu da sarsılıyordu.
Aradan geçen on yılda dünya daha da farklılaştı.
Pandemi yaşandı.
Küresel tedarik zincirleri çöktü.
Rusya-Ukrayna Savaşı Avrupa'da savaş ihtimalinin tamamen ortadan kalkmadığını gösterdi.
Enerji krizi yaşandı.
Yapay zeka, teknolojinin gündelik hayatı dönüştürme hızını katladı.
Ve en önemlisi, devletler yeniden sanayi politikaları geliştirmeye başladı.
Bir zamanlar "küresel köy" olarak anlatılan dünya yeniden bloklara ayrılmaya başladı.
ABD ile Çin arasındaki rekabet artık yalnızca ekonomik değil; teknolojik, askeri ve ideolojik bir mücadeleye dönüştü.
Avrupa güvenlik kaygılarını yeniden keşfetti.
Milli çıkar kavramı tekrar siyasetin merkezine yerleşti.
Aslında 2016'nın açtığı kapıdan girilen yol, on yıl boyunca giderek belirginleşti.
Trump'ın 2024 seçimlerini kazanarak yeniden Beyaz Saray'a dönmesi de bu hikayenin önemli bir devam halkası oldu.
2016'da birçok kişi Trump'ı bir "kazara yaşanmış istisna" olarak görmüştü.
Fakat ikinci kez seçilmesi bunun geçici bir dalga değil, Amerikan toplumunda kalıcı bir dönüşümün sonucu olduğunu gösterdi.
Artık popülizm yalnızca sisteme itiraz eden bir hareket değil, sistemin kendisinin bir parçası haline gelmiş durumda.
Benzer dönüşümler Avrupa'nın birçok ülkesinde de yaşandı.
Merkez siyaset eskisi kadar güçlü görünmüyor.
Göç, güvenlik, kimlik ve ekonomik korunmacılık birçok ülkede seçimlerin temel belirleyicisi haline geldi.
Türkiye de bu on yıl boyunca yüksek enflasyon, deprem felaketi, seçimler, dış politikadaki normalleşme adımları ve ekonomik yeniden dengeleme arayışlarıyla kendi dönüşümünü yaşadı.
Bir yandan Avrupa ile ilişkiler yeniden tanımlanmaya çalışılırken diğer yandan Körfez ülkeleriyle ekonomik ortaklıklar geliştirildi.
Savunma sanayii Türkiye'nin uluslararası görünürlüğünü artıran alanlardan biri oldu.
Ancak ekonomik istikrar arayışı ve toplumsal refah beklentisi siyasal tartışmaların merkezindeki yerini hiç kaybetmedi.
Belki de 2016'nın en önemli mirası dünyanın, geleceğin eskisi kadar öngörülebilir olmadığını kabul etmeye başlangıcına tekabul etmesi.
Küreselleşmenin doğrusal ilerlediği, demokrasinin kendiliğinden güçlendiği ve ekonomik büyümenin siyasi huzuru garanti ettiği varsayımları çöktü.
Yerine daha parçalı, daha rekabetçi, daha güvensiz ama aynı zamanda daha gerçekçi bir dünya geldi.
Bugün 2026'da yaşadığımız uluslararası düzen, büyük ölçüde 2016'nın attığı taşların oluşturduğu halkaların sonucu gibi görünüyor. Ne dersiniz?
Belki tarihçiler ileride 1989'u Soğuk Savaş'ın bittiği yıl, 2008'i küresel ekonominin kırıldığı yıl ve 2016'yı ise “yeni dünyanın başladığı yıl” olarak yazacaklar.
Çünkü bazen bir yıl, yalnızca yaşandığı dönemi değil gelecek on yıl(lar)ı da belirler.
Kamuoyu yoklamalarına bakılırsa İngilizler’in çoğunluğu AB’ye geri dönmeyi arzu ediyor. Türkiye, “en az son 16, belki de kupa” diye gittiği 48 takımlı kupadan ev sahibi ABD’yi yendiği tek galibiyet ve grupta sonunculukla dönüyor. Trump’ın ikinci dönemi önce ticaret savaşları sonra gerçek anlamda savaş gündemi ile sürerken, kupaya ev sahipliği yapan ABD’de kendisinin onay oranı yine tarihi diplerde.
2016'da Brexit'i savunanlar karşı argümanları dinlemedi. Trump, kamuoyu yoklamalarının ve uzman analizlerinin aksine ikinci kez seçimi kazandı. Hem dünya hem Türkiye'de ise kurumların işleyişine dair teknik açıklamalar, toplumların yaşadığı büyük kırılmaların önüne geçemedi.
İnsanlar, rakamlardan çok hissettiklerine inanıyorlar. Bugünlerde Montella'nın maç sonu açıklamalarında görülen "istatistiklerle mağlubiyeti açıklama" çabası da aslında aynı dönemin ruhunu taşıyor.
Veriler doğru olabilir ama veriler her zaman doğru hikayeyi anlatmaz.