Advertisement
Akın Aytekin

Ekonomik büyüme mi toplumsal refah mı?

Dünya genelinde ekonominin yalnızca rakamlardan öte sosyal bir bilim olduğuna daha fazla vurgu yapılmaya başlandı. Özellikle davranışsal ekonomi, mutluluk ekonomisi gibi farklı akademik alanların yükselişi, ekonomiyi rakamların ötesinde insanı merkeze alan bir bilim haline getirmeye başladı.

Bu doğrultuda ekonomik büyüme rakamlarının ne kadar içi dolu veriler olduğu da sorgulanır hale geldi. Zira 2008 krizi sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nde ekonomik büyüme üst üste 122. ayına girse de Reuters’a göre krizden bu yana geçen 11 yılda devletten gıda yardımı almak zorunda kalanların oranı %40 arttı.

Öyle ki davranışsal ekonomist Dan Ariely ABD’de yaptıkları bir araştırmada insanlara isim vermeden İsveç ve ABD toplumlarını eşitsizlik, yaşam standartları, yaşam kalitesi açısından anlattıklarını ve katılımcıların %92’sinin Amerikan toplumuna ait olmak istemediğini beyan ettiğini söylüyor. Yani dünyanın en büyük ekonomisi gittikçe daha fazla büyürken, toplumu daha fazla yaşanılmaz hale getiriyor: bir diğer deyişle, ekonomik büyüme insanların da daha iyi yaşadığı anlamına gelmiyor.

Bu ikileme dikkat eden ve yeterli önemi gösteren Kanada gibi ülkeler ise artık bir “Toplumsal Refah Endeksi” tutuyor ve politikalarını buna göre belirliyor. Kanada’da University of Waterloo tarafından hazırlanan ve insanların yaşam kalitesi, temiz hava ve doğaya erişimi, uyku düzeni, kültürel aktiviteleri gibi faktörleri de kapsayan “Toplumsal Refah Endeksi” 1994’ten 2014’e kadar geçen sürede ekonomik büyüme ve toplumsal refahı karşılaştırıyor. Endekse göre söz konusu 20 yıllık dönemde Kanada ekonomisi %38 büyürken, toplumsal refah endeksi yalnızca %9.9’luk bir iyileşme gösteriyor.

Rapora göre ekonomi büyüse de insanlar bütçelerine uygun konut bulmakta, yeterince uyuyabilmekte, sosyalleşmek için zaman bulmakta, dinlenmek ve kültürel aktivitelere katılmakta daha fazla zorlanıyorlar. “Kanadalılar gece yatağa gittiklerinde GSYH rakamlarını düşünmüyorlar. Dostlarıyla en son ne zaman bir araya geldiklerini, bir daha ne zaman tatile gidebileceklerini, yükselen eğitim ve konut masraflarını karşılamak için ne kadar çalışmaları gerektiğini düşünüyorlar” diyor rapor.

Türkiye’de eğitim arttıkça uyku süresi ve kişisel bakım azalıyor

Türkiye’de ise 2000’li yılların başından bu yana ekonomik büyümede gösterilen olumlu performansa rağmen insanların yaşam standartları ve kalitesinde iç karartıcı, göğüs daraltıcı bir tablo gözlemleniyor.

TÜİK tarafından 2014-2015 yıllarını kapsamak üzere yapılan “Zaman Kullanım Araştırması”na göre eğitim seviyesi yükseldikçe insanların işe harcadıkları zaman artıyor; kişisel bakım, uyku, sosyal yaşam ve eğlenceye harcanan zaman azalıyor. Fakat yine araştırmaya göre özellikle uyku konusunda 2014-2015 yılları itibariyle kişi başı yaklaşık 8 saatlik uykuyla uzmanların tavsiyeleri doğrultusunda yeterli uykuyu almış oluyoruz.

Spora ise en fazla zamanı üniversite, yüksek lisans, doktora mezunları ayırıyor: günde ortalama 13 dakika…

Bu konuda asıl can sıkıcı detaylar ise OECD’nin toplumsal gelişmişlik endeksinde görülüyor. Buna göre Türkiye’de işçilerin %33’ü çok uzun saatler boyunca çalışıyor. OECD’nin genelinde ise işçilerin %11’i çok uzun saatler çalıştığını beyan ediyor. OECD genelinde insanların %89’u ihtiyaçları olması durumunda güvenebilecekleri en az bir kişi olduğunu belirtirken, Türkiye’de bu oran %86 seviyesinde. Yani toplumsal güven ve dayanışma duygusu da OECD ortalamasının altında kalmış durumda.

Ayrıca herkesin muzdarip olduğu fakat kimsenin konuşmadığı su ve içme suyu memnuniyetinde de OECD seviyelerinin çok altındayız. Türkiye’de insanların %65’i su kalitesinden memnun olduğunu söylerken, OECD’de bunun ortalaması %81.

Son olarak kurumun anketine katılan Türkiye vatandaşlarının hayat memnuniyetlerine 10 üzerinden 5.5 verirken, OECD ortalaması 6.5 seviyesinde görülüyor.

Dünyada mutlu çalışanların daha verimli şirketler yarattığı, mutlu ve güven duygusu yüksek bireylerin daha iyi işleyen bir toplum ve finansal sistem oluşturduğuna dair çalışmalar gittikçe artıyor. Eşitsizliğin ve gelir adaletsizliğinin hızla arttığı dünyada hükümetlerin de artık gözlerini yalnızca rakamlardan çevirip, ekonomik büyüme politikalarına insan refahı ve gelişmişliğini artıracak unsurları da eklemesi elzem hale geldi.

Yukarı