Dünya Kupası'nda son 8 virajı ve saha ötesinde dünyadan notlar
Ankara'daki NATO Zirvesi sonrası, tüm bir haftanın yoğunluğunu üzerimden atmaya çalışırken Bloomberg Opinion'da Adrian Wooldridge yazısına rastlayınca karar verdim bu satırları karalamaya.
Hafta sonu sahaya çıkacak Norveç ile İngiltere'nin ekonomik modellerini karşılaştırıyor ve Norveç'in daha başarılı bir örnek olduğunu savunuyor Wooldridge. Yazara göre Norveç, petrol gelirlerini kısa vadede harcamak yerine devlet şirketleri ve dünyanın en büyük varlık fonlarından biri aracılığıyla uzun vadeli ulusal servete dönüştürdü. Bu sayede kişi başına gelir, sağlık hizmetleri, mutluluk düzeyi ve kamu maliyesi açısından İngiltere'den daha iyi bir konuma ulaştı. İngiltere ise petrol sektörünü özelleştirerek elde ettiği gelirleri günlük bütçe harcamalarında kullandı. Bugün Norveç'in 2 trilyon doları aşan bir varlık fonu bulunurken, İngiltere'nin böyle bir birikimi yok. Wooldridge ayrıca Norveç'in Avrupa Birliği ile pragmatik ilişkiler kurduğunu, ideolojik katılık yerine uzlaşmayı ve uzun vadeli planlamayı tercih ettiğini vurguluyor. Makaledeki temel vurgu, ekonomik başarının tek bir ideolojiye bağlı kalmaktan değil devletin gerektiğinde aktif rol aldığı, piyasanın da işlediği pragmatik ve uzun vadeli politikalardan geçtiği üzerine. Norveç bu yaklaşımın başarılı bir örneği olarak gösteriliyor.
Geçen yıl tam Temmuz ayı başlarken kendi substack sayfamda rutinin dışında bir şeyler yazmaya başladım. İlk yazımın başlığı “Sistem, yazılım, donanım: 21.Yüzyılın İlk Çeyreği biterken kurumlara dair” idi. O yazıda FT’den Patrick Jenkins’in “Küresel Finansal Sistem için NATO model alınabilir mi?” sorusuna ürettiği yanıtlar üzerine bir perspektif sunmaya çalışmıştım. Jenkins, konuya finansal kurumlardan başlayarak merkez bankaları ve ekonomi yönetimleri ekseninde yaklaşıyor ve beğenilse de beğenilmese de bir NATO’muz bir de tehlikelere gebe küresel finans sistemimiz var, onları da düzenlemelerle gözümüz gibi korumalıyız diyordu. Ben de Daron Acemoğlu’ndan ilhamla; sorgulanan sistem, yazılım ve donanımın “kapsayıcılığı” sorunlu iken gündeme gelecek “olası düzenleyici” mekanizmaların “dışlayıcılığı” daha da büyük sorunlara gebe olabilir şerhini düşmüştüm. (Bkz. Yapay Zeka ve Teknolojinin “İnsani Sınırları” Üzerine Uyarılar, Finansal Piyasalarda Fiyatlamalara Dair Endişeler)
Güç, para ve kaynaklar azınlık elitlerin elinde iken “toplumlar” her türlü süreçten uzak kalmak durumunda malum. Tıpkı dünya kupası maçlarında son 8’e gelene kadar başta hakem kararları, saha dışında ABD’nin uygulamakta direttiği tuhaflıklar, FIFA-Infantino-Trump aşkının dışında kalan takım ve uluslar gibi…
Üçüncü bir “Büyük Savaş”tan uzak olunduğu düşünülse de iki dünya savaşı arasındaki döneme ne kadar yaklaştığımızı, sorunları nasıl çözmek isteyeceğimiz ve tercihlerimiz belirleyecek diye bitirmiştim Temmuz 2025’teki ilk substack yazımı.
FIFA herkese eşit mesafede bir kurum mu?
Ankara’daki NATO Zirvesi sonrası, İran’la gerilim tekrar artsa da “Topyekün savaş zor ancak sürekli yüksek küresel tansiyon yaşanacak” yorumlarını okuyoruz bolca. Çin ve Rusya NATO’nun kendilerine dönük söylemlerini sert bir dille eleştiriyor. Sahi “NATO 3.0” üzerine bolca öngörüde bulunma gayretindeyiz de, kuruluş amacı “savunma ve üye ülkelerin güvenliği” diye bildiğimiz örgüt ne zamandır bu yörüngede?
Aynı soruyu Dünya Kupası için de sorabiliriz; FIFA bu kupayı artık “futbol” için mi yoksa halihazırda elindeki finansal yetilerin sınırlarını daha da genişletmek için mi yapıyor? Ya da FIFA, dünyadaki küresel ağırlık merkezlerinin olası bir enstrümanı mı yoksa herkese eşit mesafede bir kurum mu?
Dahası, hem NATO hem de FIFA imzalı 2026 yazına damgayı vuran Trump oldu!
ABD’ye güvenin hasarlı olduğu Avrupa ülkelerinin (5’i NATO üyesi, diğer biri İsviçre) 6’sı kupada son 8’de. Arjantin ve Fas (Fransa’ya taze elendi) bunların dışındakiler.
Dünyanın en büyük nüfuslu 10 ülkesinin yalnızca ikisi (Brezilya ve ABD) dünya kupasında mücadele etti.
Belki de hem Dünya Kupası’nın son sekiz tablosu hem de NATO etrafında yürüyen tartışmalar aynı gerçeği yeniden hatırlatıyordur. Sonuçları yalnızca ülkelerin nüfusları, doğal kaynakları ya da askeri güçleri belirlemiyor. Asıl farkı yaratan, kurumların hangi amaçla çalıştığı, kim adına karar aldığı ve uzun vadeyi ne kadar öncelediği.
Norveç’in petrol gelirlerini gelecek kuşaklara aktaran yaklaşımı da, FIFA’nın futbolun ruhunu mu yoksa kendi ekonomik ve siyasi ağırlığını mı büyüttüğü sorusu da, NATO’nun kuruluş misyonundan ne kadar uzaklaşıp uzaklaşmadığı tartışması da özünde aynı meseleye çıkıyor. Kurumlar da devletler de, kurucularının niyetinden çok zaman içinde benimsedikleri önceliklerle tanımlanıyor.
Belki de 2026 yazını geride bırakırken konuşmamız gereken asıl konu, Dünya Kupası’nda hangi takımın kupayı kaldıracağından ya da NATO’nun bir sonraki stratejik konseptinden daha büyüktür.
Kuralları onları koyan kurumlar belirliyor
Çünkü sahada da uluslararası siyasette de oyunun kaderini, çoğu zaman oyunculardan önce oyunun kuralları; kuralları ise onları koyan ve uygulayan kurumlar belirliyor.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından milletin iradesi ve Ankara merkezli verilen bağımsızlık mücadelesiyle doğan Türkiye Cumhuriyeti, 1923’te yeni bir devlet inşa ederken önceliğini savaş kazanmaktan çok barışı kurumsallaştırmaya verdi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi yalnızca bir dış politika söylemi değil; Genç Cumhuriyet’in uluslararası sistemde kendi bağımsız kararlarını alabilmesinin de stratejik çerçevesiydi. İkinci Dünya Savaşı’na girmemesi, ardından değişen uluslararası dengeler içinde Kore Savaşı sonrasında NATO’ya katılması, Avrupa Birliği ile onlarca yıla yayılan adaylık süreci ve bugün 2026 NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapması, Türkiye’nin değişen dünya düzeni içinde sürekli yeniden konumlandığını gösteriyor.
Belki de bu yüzden, Dünya Kupası’nın son sekizine, NATO’nun yeni stratejik arayışlarına ya da küresel güç rekabetine bakarken yalnızca aktörleri değil, kurumları ve onların kuruluş felsefelerini de bir düşünmek gerekiyor. Çünkü devletlerin ve uluslararası organizasyonların gerçek gücü, sadece sahip oldukları ekonomik ya da askeri kapasiteden değil; ilkeleri ile uygulamaları arasındaki mesafeden de besleniyor. Ve bunu ABD için de konuşmak mümkün örneğin.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin önündeki asıl soru da belki burada yatıyorx Kurucu iradenin akılcılığı, bağımsızlığı ve uzun vadeli devlet perspektifi, hızla değişen yeni uluslararası düzende hangi kurumlarla, hangi ilkelerle ve hangi stratejilerle yeniden üretilecek?
Futbolda da uluslararası siyasette de oyunun sonucu değişebilir ancak kalıcı başarıyı belirleyen, günü kurtaran hamlelerden çok, kuralları ve kurumları uzun vadeli bir vizyonla inşa edebilme kapasitesidir.
Ebedi Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ten hatırlatma ile:
“Siyasette birçok hatanın sebebi, hadiseleri vaktinden evvel sezmemektir.”