Bloomberght
SON DAKİKA
Bloomberg HT Görüş Çağlar Kuzlukluoğlu Ekonomi diğer her şeyden ayrı düşünülebilir mi?

Ekonomi diğer her şeyden ayrı düşünülebilir mi?

Ekonomik göstergeler hiçbir zaman yalnızca ekonomik göstergeler değildir. Gelir dağılımına baktığımızda yalnızca kimin ne kadar kazandığını değil, kimin pazarlık gücüne sahip olduğunu da görürüz mesela.

21 Ağustos 2026, 15:24 Güncelleme :

The Economist’in Prof. Daron Acemoğlu’nu “görünürde” eleştirmek için kaleme aldığı yazı birçok çevrede ilgi odağı oldu. Tam üniversite yerleştirme sonuçlarının açıklandığı hafta özellikle genç beyinler için verimli tartışmalar kapladı etrafı. Ne yazık ki Prof. Dr. Gülten Kazgan hocamızı yine aynı hafta sonsuzluğa uğurladık.

Gülten Kazgan Hocamız neredeyse Cumhuriyet’e denk yaşamına, yalnızca kendi ömründekilerle sınırlı değil, öncesi ve kendinden sonrası için çok şey sığdırdı. İktisatçı diye bilebildiğimiz o çok nadide isimler gibi. Bunu bir kadın olarak yapabilmiş olması zaman bakımından çok daha anlamlı.

Bu arada Daron Hoca kendi çalışmalarına yönelik The Economist dergisine 21 Ağustos Cuma günü karşılık verdi. Akademik çalışmalarına yönelik eleştirilerin somut kanıtlara değil zayıf iddialara dayandığını belirten Acemoğlu, derginin yaklaşımını "güvenilmez bir akademisyen imajı yaratma çabası" olarak nitelendirdi.

Bugün Daron Hoca ekseninde kopan fırtınayı düşününce Gülten Kazgan’ın yıllar önce sorduğu bazı soruların da ne kadar güncel olduğunu daha iyi görüyoruz.

Belki de mesele farklı iktisatçıların söylediklerini karşılaştırmak değil. Farklı zamanlarda sorulmuş çeşitli soru biçimlerini birbirine bağlamaktır diyerek başlayalım. Örneğin, ekonomi kimin için çalışıyor ve bu ekonominin siyasal düzen üzerindeki etkisi nedir?

Daron Acemoğlu, The Economist'in 17 Ağustos tarihli nüshasında yer alan "Dünyanın en etkili ekonomisti garip bir şekilde ikna edicilikten uzak" başlıklı makaleye yazdığı mektupta, derginin tutumunu eleştirdi.

Mektubunda zamanlamaya da dikkat çeken Acemoğlu, bu eleştiri yazısının yeni kitabı "Demokratik Liberalizme Ne Oldu?" (What Happened to Liberal Democracy?) ile eş zamanlı yayımlanmasının tesadüf olmadığını ima etti.

Dergide yer alan kitap incelemesinde, eserin sanki tamamen yapay zekâ üzerine kurgulanmış gibi yansıtıldığını belirten Acemoğlu, kitabın yalnızca yarım bölümünün yapay zekâ ve demokrasi ilişkisine ayrıldığını açıkladı.

Acemoğlu, The Economist'in kendi yayın çizgisindeki "yapay zekayı savunma ve öne çıkarma" gündemini dayatmak adına kitabın ana mesajını gölgelediğini ve stratejik bir çarpıtmaya başvurduğunu savundu.

33 yıllık külliyatına getirilen bu yaklaşımı yetersiz bulan Acemoğlu, mektubunu derginin kendi ifadesine gönderme yaparak "Eğer 33 yıllık bir birikim karşısında yapabileceğinizin en iyisi buysa, 'garip bir şekilde ikna edici olmayan' şey sizin eleştirinizdir" sözleriyle tamamladı.

Gülten Kazgan’ın okura bıraktığı en önemli uyarılardan biri olarak aklıma şu geldi: “İktisatçıların teorilerine dahil ettikleri etkenler de kendi bakış açısıyla şartlanmış gözlemlerine dayanır.”

Bu cümle, aslında iktisat ile siyaset arasındaki ilişkinin kapısını açıyor. Çünkü ekonomik göstergeler hiçbir zaman yalnızca ekonomik göstergeler değil malum. Gelir dağılımına baktığımızda yalnızca kimin ne kadar kazandığını değil, kimin pazarlık gücüne sahip olduğunu da görürüz mesela.

Ücretlere baktığımızda yalnızca emek piyasasını değil, emeğin siyasal ve toplumsal konumunu da görürüz. Enflasyona baktığımızda yalnızca fiyatları değil, enflasyonun yükünün hangi toplumsal kesimlere dağıldığını sorarız. Borçlara baktığımızda yalnızca finansmanı değil, geleceğin bugünden nasıl ipotek edildiğini tartışırız.

Acemoğlu’nun yeni kitabı, liberal demokrasinin son birkaç on yılda kendi başarılarının yarattığı yeni sorunlarla baş edemez hale geldiğini savunuyor. Özellikle teknolojik dönüşüm, refahın paylaşımı, demokratik yönetim ve bilgiye erişim meseleleri liberal demokrasinin kriziyle birlikte ele alınıyor. Çözüm olarak ise ortak refahı, yerel toplulukları ve geniş toplumsal kesimlerin siyasal gücünü önceleyen bir “işçi sınıfı liberalizmi” öneriyor.

Bu hafta Daron Hoca’nın son kitabı ile birlikte adını geçirdiğim ve son üç yıldır her Davos’ta söyleşi yaptığım Martin Wolf ise “Demokratik Kapitalizmin Krizi” adlı eserinde başka bir yerden geliyor ama benzer bir yere varıyor. Onun kitabının temel meselesi, kapitalizm ile demokrasinin uzun süre birbirini destekleyen iki sistemken neden son yıllarda birbirlerinin altını oymaya başlamış oldukları. Servet yoğunlaşması siyasal gücü etkiliyor, siyasal güç ekonomik eşitsizliği yeniden üretiyor ve ortaya çıkan döngü demokratik kurumlara duyulan güveni aşındırıyor.

Acemoğlu’nın son kitabı ile Wolf’un kitabı birlikte okunduğunda ortaya basit ama çok önemli bir sonuç çıkıyor: Ekonomik eşitsizlik yalnızca ekonomik bir adaletsizlik değildir. Siyasal eşitsizliğe de dönüşebilir.

Gülten Kazgan’ın küreselleşme üzerine yıllar önce söylediği şu söz geliyor bu kez de aklıma: “Küreselleşme, ülke içinde yarattığı ortamla bir kere hükümetlerin güvenilirliğini ortadan kaldırıyor.”

Ardından daha da temel bir sorusu daha var: “Böyle demokrasi olur mu?”

Bu soru, Wolf’un kitabının da kalbine kadar uzanıyor. Çünkü Wolf’un meselesi de yalnızca piyasanın nasıl çalıştığı değil. Piyasanın işleyişinin demokratik meşruiyeti nasıl etkilediği.

Bir yurttaş sandığa gidiyor ve bir hükümetten belirli politikaları uygulamasını bekliyor. Fakat ekonomik politika üzerinde belirleyici olan kararların önemli bir bölümü uluslararası sermaye hareketleri, finans piyasaları, kredi koşulları, uluslararası kurumlar ve piyasa beklentileri tarafından sınırlandırılıyorsa, seçmenin siyasal tercihi ile ekonomik sonuç arasındaki mesafe büyüyor.

Tam burada demokrasi ile kapitalizm arasındaki gerilim ortaya çıkıyor. Sandık var ama sandığın ekonomik kararlar üzerindeki etkisi ne kadar?

Seçmen var ama seçmenin ekonomik geleceğini belirleyen kararların ne kadarı gerçekten siyasal müzakereye açık?

Gülten Kazgan’ın sorusu budur, Wolf’un soruları da büyük ölçüde bunlara dönük.

Acemoğlu’nun sorusu ise bunlara bir başka katman ekliyor: Vatandaşların bu sistemi değiştirebilecek gerçek bir gücü var mı?

Wolf, demokratik kapitalizmin ekonomik dengesinin bozulmasına yoğunlaşır. Acemoğlu ise ekonomik gücün siyasal güce dönüşmesiyle birlikte kurumların ve toplumun güç dengelerinin nasıl değiştiğini sorgular.

Ekonomik gücün siyasi güce dönüşmesini engelleyen kurumlar bulunmalıdır. Devlet güçlü olmalıdır ama topluma karşı hesap verebilir olmalıdır. Ve en önemlisi, yurttaş yalnızca devlet karşısında değil, ekonomik olarak güçlü aktörler karşısında da özgür olabilmelidir.

Bu açıdan Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisi, liberalizmin yalnızca piyasa özgürlüğü olarak anlaşılmasına itirazdır. Kitabın Türkçe tanıtımında da bu yaklaşımın ortak refahı, yerel toplulukları ve farklı değerlerin bir arada varlığını öncelediği belirtiliyor.

Kazgan’ın bugün yeniden okunması gereken bir başka ifadesi daha var: “Sermayeden teknolojiye, krizlerin aşılmasından ‘dış rating’e ve dış mali desteğe bağımlı hale gelmiş bir ülkenin, her türlü dış müdahaleye açık olacağı aşikardır.”

Burada ekonomik bağımlılığın nasıl siyasal bağımlılığa dönüşebileceği anlatılıyor. Bu da bizi bugünün tartışmalarında sıkça birbirinden koparılan üç kavrama götürüyor. Ekonomik egemenlik, devlet kapasitesi ve demokrasi. Ve artık teknoloji!

Politika alanı daralan yönetim erklerinin demokratik vaatleri ile uygulamaları arasındaki mesafe açılabiliyor deneyimlediğimiz üzere. Bu mesafe açıldıkça yurttaşın siyasete güveni azalabiliyor. Güven azaldıkça popülizm güçlenebiliyor. Popülizm güçlendikçe demokratik kurumlar üzerinde baskı oluşabiliyor. Böylece ekonomik bir sorun önce siyasal bir güven sorununa, sonra da rejim sorununa dönüşebiliyor.

Kazgan ve belirli bazı kıymetli beyinlerin yıllar önce işaret ettiği zincir bugün, Acemoğlu ekseninde farklı kavramsal araçlarla yeniden karşımıza çıktı görüldüğü üzere.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Wolf’un ve Acemoğlu’nun temel meselesi kapitalizmi ortadan kaldırmak değil. Tam tersine, ikisi de piyasa ekonomisinin tarihsel kazanımlarını kabul ediyor. Sorun kapitalizmin varlığı değil aksine “hangi kapitalizm?” sorusuna yanıt aranıyor.

Piyasanın ürettiği refah nasıl paylaşılacak?

Teknolojik ilerlemenin kazançları kimlere gidecek?

Sermaye ne kadar siyasal güç satın alabilecek?

Devlet piyasanın emrine mi girecek, yoksa piyasayı demokratik toplumun amaçları doğrultusunda düzenleyebilecek mi?

İşçi yalnızca maliyet kalemi mi olacak, yoksa ekonomik ve siyasal bir yurttaş mı?

Gülten Kazgan ise Türkiye açısından bu iki yaklaşımın yanıtını aradıklarını bir “İktisatçı” olarak dile getiren bir değer.

Kazgan’ın hikâyesinde bir ayrıntı özellikle unutulmamalı: Bütün bunları bir kadın olarak yaptı !

Türkiye’de kadınların akademide, hele iktisat gibi devlet, piyasa, sermaye ve kalkınma tartışmalarının merkezindeki bir disiplinde kendilerine alan açmalarının bugün olduğundan çok daha zor olduğu bir dönemde. Üstelik yalnızca akademik kariyer yapmadı. Türkiye’nin tarımını, sanayileşmesini, dışa bağımlılığını, gelir dağılımını, küreselleşmesini ve kalkınma sorunlarını izledi. İktisadı toplumdan koparmadı.

Bugün Acemoğlu’nun “kurumlar”, Wolf’un “demokratik kapitalizm” dediği geniş tartışmanın Türkiye’deki izlerini Kazgan’ın eserlerinde bulmak mümkün.

Gülten Kazgan’ın belki de en büyük mirası, iktisadı bu siyasal bağlamından hiç koparmamış olmasıdır. Bugün onu uğurlarken, yalnızca bir iktisatçıyı değil, iktisadın topluma karşı sorumluluğunu hatırlatan bir kuşağı da uğurluyoruz.

Gülten Kazgan’ın ardından bugün yapılabilecek en anlamlı şeylerden biri, onun sorularını susturmamak olabilir. Ve Daron Hoca’nın sorularını da elbette !