Merkez Bankası iletişiminde seslerin özneye dönüşme eşiği
Gerçek güven, tarafların birbirini "mat etmeye" çalışmadığı, aksine birbirini koruyarak konuşmayı sürdürebildiği o olgunluk evresinde oluşur.
Bu hafta Cumhuriyet Kitap ekinde Ferruh Tunç'un "Konuşmanın Üç Hali" adlı aydınlatıcı yazısını okudum. Yazıda Schopenhauer, Rancière ve Sennett penceresinden katmanlar sunuluyor. Konunun görünürde Merkez Bankası ya da ekonomi ile pek bir alakası yok. Ancak bende, bir önceki yazımı takiben, fazlaca şeyi dile getirme hissi uyandırdı.
Merkez bankacılığında "gizemden güvene" doğru atılan her adım aslında sadece teknik bir şeffaflık meselesinden öte, aynı zamanda derin bir felsefi hesaplaşma da olabilir mi?
Bir tartışmanın sadece söylenen sözlerden ibaret olmadığını; kimin konuşma hakkına sahip olduğu ve bu konuşmanın neyi amaçladığı gibi iki saklı katmanı daha barındırdığını kabul ettiğimizde, merkez bankaları, hanehalkı, şirketler ve ekonomi kamuoyu arasındaki ilişki yeni bir anlam kazanıyor sanki.
Bu iletişimin ilk ve en kritik eşiği, Jacques Rancière'in "anlaşmazlık" (mésentente) kavramında gizli olabilir. Rancière'e göre asıl mesele bir fikir ayrılığı değil, taraflardan birinin diğerini "gerçekten konuşan biri" olarak görüp görmediği. Ekonomi yönetimleri ve Merkez Bankası için hanehalkı çoğu zaman verilerle yönetilmesi gereken bir kitle, beklentileri ise teknik analizlerin dışındaki bir "gürültü" olarak algılanıyor gibi. Oysa güvenin inşası hanehalkının enflasyon karşısındaki sitemini veya geçim kaygısını sadece bir "inilti" olarak duymaktan vazgeçip, onu anlam taşıyan bir "söz" (logos) olarak tanımakla başlıyor olabilir. Eğer hanehalkı "konuşan biri" olarak kabul edilmezse, oyun henüz başlamadan bitmiş demektir. Çünkü konuşan bir özne olarak tanınmamak, o kişinin sesini anlamdan çok duyguya, argümandan çok taşkınlığa indirger.
Bu eşik geçildikten sonra, Merkez Bankası ile ekonomi kamuoyu (analistler, akademisyenler ve piyasa aktörleri) arasındaki ilişki Schopenhauer'in "Eristik Diyalektik" sahasına girer. Burada tehlike iletişimin gerçeği birlikte aramak yerine, sadece "haklı çıkma sanatı"na dönüşmesidir. Merkez bankaları teknik jargonun ve kurumsal otoritenin arkasına sığınarak eleştirileri "uzman olmayan" veya "fazla duygusal" diyerek saf dışı bırakmaya çalıştığında, aslında Schopenhauer'in betimlediği o "otoriteye başvurma" hilesini kullanmış olur. Bu noktada iletişim, toplumsal bir uzlaşı arayışından ziyade rakibi susturmaya odaklı sofistçe bir retoriğe evrilir. Oysa güven, kurumsal zaferlerin değil hakikatin ortak bir zemininde filizlenir.
Nihayetinde hedef, Richard Sennett'in "diyalojik" olarak tanımladığı iletişim biçimine ulaşmaktır. Sennett bize tarafların birbirini muhatap olarak tanıdığı bir dünyada, farklılıkları ortadan kaldırmadan birlikte konuşabilmenin yollarını sunar.
Bu yaklaşımda Merkez Bankası'nın görevi, toplumu kendi teknik doğrularına "ikna etmek" için acele etmek değil, hanehalkının ve piyasanın deneyimine empatiyle yaklaşarak bu farklı bakış açılarını diyaloğun içinde tutabilmektir. Sennett'in vurguladığı gibi, bu zahmetli ama daha değerli bir yol gibi görünüyor.
Gerçek güven, tarafların birbirini "mat etmeye" çalışmadığı, aksine birbirini koruyarak konuşmayı sürdürebildiği o olgunluk evresinde oluşur.
Sonuç olarak Merkez Bankası pratikleri ve iletişimi, hanehalkının sesini "gürültü" olmaktan çıkarıp "söz" mertebesine yükselttiğinde, kamuoyu ile haklı çıkma savaşından vazgeçtiğinde ve farklılıkları birer zenginlik olarak taşıyabilen bir diyalog kurduğunda gerçek bir toplumsal güven çıpasına dönüşecektir.