İhracata dayalı büyüme modelinden ithal ikameci politikalara
Türkiye'de yeniden ithal ikameci politikaya dönüşü zaruri kılan gerekçe Çin'in tarihteki ilk sistematik iktisadi yaklaşım olan Merkantilizmin ruhunu yeniden çağırarak dış ticaret fazlasına dayalı ekonomi politikasını agresif bir şekilde uygulaması oldu.
Geçtiğimiz hafta Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararları ve Gümrük mevzuatına ilişkin Tebliğler ile ithalattaki gümrük vergisi uygulamaları ve gözetim/korunma önlemlerine ilişkin kapsamlı düzenlemelere ve vergi oran değişikliklerine gidildi.
Değişikliğe konu ürün ve ürün gruplarını incelediğimizde alışageldiğimiz: tarım ürünleri ile nihai ürünler ile birlikte bunlardan daha yoğun olmak üzere sanayi üretiminde kullanılan hammadde ve ara malların ithaline de ciddi önlemlerin getirildiğini ve re-klasifikasyona gidildiğini görüyoruz.
Her ne kadar düzenlemede ithalattaki vergi oranlarında radikal değişiklikler söz konusu olmasa da, ürün gruplandırmalarında yapılan değişiklikler spesifik olarak belirli ürünlerin ithalatındaki hacimsel ve rakamsal değişimlerin daha kolay takip edilebilir olmasını ve dolayısıyla istenirse daha hızlı bir şekilde ithalat vergileri ile gözetim, korunma ve anti-damping uygulamalarına gidilebilmesine olanak vermektedir.
Ülke olarak ihracatımızın %60-70 oranlarında ithal edilen ara malların işlenerek ihracata konu edildiği göz önüne alındığında; sanayicinin yaşadığı sorunların çözümünde döviz dönüşüm, vergi indirimleri ve yatırım teşvikleri gibi destekleyici unsurların kalıcı bir çözüme dönüşmeyeceği anlaşılmış olacak ki üretimin sürekliliğini sağlamak maksadıyla köklü bir değişime yönelik makas değişimin -kanaatimce- ilk adımları atılmış oldu.
Makas değişiminin parolası ise yıllar sonra yeniden: ithal ikameci politikalar olacak gibi duruyor.
20. yüzyılın ikinci yarısında gelişmekte olan ülkeler tarafından tercih edilen, ülkemizde de 5’er yıllık kalkınma politikalarıyla 1960-1980 yılları arasında uygulanan ithal ikameci politikalar, ‘yine gelişmekte olan ülkelerle paralel şekilde’ 24 Ocak kararları ile yerini dışa açık, ihracata dayalı büyüme modeline bırakmıştı.
Yıllar sonra yeniden ithal ikameci politikaya dönüşü zaruri kılan gerekçeyse Çin’in tarihteki ilk sistematik iktisadi yaklaşım olan Merkantilizmin ruhunu yeniden çağırarak dış ticaret fazlasına dayalı ekonomi politikasını agresif bir şekilde uygulaması oldu.
Çin’in ekonomik yavaşlamaya ne hazırlığı, ne de tahammülü var.
Bu büyüme politikasının sonucu olarak milli hasıla ve kişi başına düşen gelir gibi rasyolardaki artış hızının yavaşlaması; iç piyasanın doyuma ulaşmasına ve haliyle istihdam ve büyüme verilerinde durağanlaşmaya sebebiyet verdi. Ekonomik yavaşlamaya hazır olmayan, tahammülü de bulunmayan Çin yönetimi ise çözümü; biriken milli serveti yakıt olarak kullanmayı göze alarak doğrudan ve dolaylı, görünen görünmeyen teşvikler ve dış ticaret rakamlarını manipüle edecek oyunlarla yönünü küresel çapta var olmadıkları tüm pazarlar ile tüm ürün gruplarına çevirmekte buldu.
Geldiğimiz noktadaysa yalnızca gelişmekte olan ülkeler değil; bu sefer gelişmiş ülkeler de inşasından asırlar sonra bu sefer tersine akımı önlemek maksatlı alternatif Çin Sedleri örmeye başlamış durumdalar.
Peki, ticaret savaşlarının bizdeki ilk yansıması olan ithalat duvarları toplumsal refahın artışına mutlak fayda sağlayacak mı? Cevabı 1960 – 1980 arası Türkiye ekonomisinin gelişim seyrinde gizli.
İthal ikameci politikaların uygulandığı 20 seneyi ikiye ayıracak olursak ilk 10 yıl için güçlü sanayi altyapısının kurulmasına, istihdam oranının artmasına ve yerli sermayenin oluşmasına imkan tanıdığı ifade edilebilir. Ancak günü geldiğinde oluşan sermayeyi ve üretim gücünü katma değerli sektörlere yöneltememenin, montaj ezberinden devam ederek ar-ge yatırımlarını gerçekleştirmemenin bedeli ise ithal ara mala bağımlı üretim, düşük kaliteli pahalı ürün ve nihayeten kronikleşen döviz sorunu ile hikayenin sonuna gelindi.
Enflasyon büyük problem. Ancak dertlerin en büyüğü değil!
Geçmiş kötü tecrübenin üzerine bugün bir de ekonomi programının merkezine oturttuğumuz kronik enflasyon problemimiz var. Para politikasın tüm araçları enflasyonla mücadeleye amade iken enflasyonist etkisi kaçınılmaz olan gümrük duvarlarını yükseltmek ilk bakışta pek akıl karı gibi gözükmüyor.
Ancak, geçmişte yaşanan negatif tecrübeler, ‘üstelik Güney Kore, Japonya ve Tayvan başarılı örnekleri ortadayken’ konjonktür tekrar ithal ikameyi işaret ediyorsa bir bütün olarak programa karşı çıkma sonucunu doğurmamalı. Zira sanayinin kabiliyetlerini yitirdiği, üretmekten duyulan hazzın azaldığı ve nihayeten girişimci ruhun kaybedildiği noktada oluşacak sorunlar enflasyonu gündemimizdeki tali bir mesele haline getirebilir.
Kaderimiz şimdilik avuçlarımızda. Nasıl ki serbest dış ticaret toplumsal refahta artış sonucu veriyorsa, ticaret savaşları da her ulustan birşeyler götürecek. Peki biz önce hangi kazanımımızdan vazgeçeceğiz?